Şensezgin Kurmuş

 
»
M
E
N
U
«
Oyuncak ayınız var mı?
21 Kasım 2016, Zeynep Kurmuş

İngiliz  psikanalist Donald Winnicott oyuncak peluş ayılar hakkında ilk ciddi araştırma ve çalışmaları yapan kişiymiş. Bu oyuncakların gerçekten çocukların en yakını, dert ortağı, bırakmak istemedikleri dostları olduklarını ortaya çıkartmış.  Ayı/tavşan/penguenlerde buldukları iç ses ve o sesin şefkat ve anlayışı çocukların zor zamanlarında yanlarında olan, onların dertleriyle başa çıkmalarına yardımcı olan iyileştirici güç, “herkesin başına gelir, olur böyle şeyler, herkes hata yapabilir, bir dahaki sefere tekrar deneriz” gibi sözlerle kendilerini iyileştiren iç sesleriymiş. (Book of Life Newsletter Eylül 30, 2016)

Belki de hepimizin bir oyuncak ayıya ihtiyacı var. Yetişkin olduğumuzda dertler bitmiyor. Fiziksel olarak oyuncak ayılarımız olmasa da, acılarımızı yaşayıp, sonra da yanımızda oyuncak ayımız varmış gibi kendimizi iyileştireceğiz ya da iyileştirmeliyiz. Oyuncak ayı terapilerini kendi kendilerine yapabilenler, Winnicott’un gösterdiği gibi, sanırım yola daha sağlıklı devam edebiliyorlar.

Önce hissediyor, sonra düşünüyor, sonra hareket ediyoruz.
14 Kasım 2016, Zeynep Kurmuş

Bütün duygusal zeka kitap ve eğitimlerinde ifade edilen bu sıralamayı her zaman hatırlayalım.

Duygu yoğunluğu yaşadığımız anlarda karar vermeyelim, hatta konuşmayalım. Geribildirimde bulunmayalım.

Çalışanlarımızın duygu yoğunluğu yaşadığı anları takip edelim. Bunun doğal bir şey olduğunu anlayalım. Kızmayalım, atlamayalım. Biraz zamanla normal duygusal ısımıza gelelim.

Biraz da kendimize bakalım. Kendi karar ve iletişim kalitemizi yukarıdaki sıralamaya göre değerlendirelim.

Etkinlik artırmak için üç öneri
7 Kasım 2016, Zeynep Kurmuş

Çok yoğun tempolarda çok çalıştığımıza göre daha akıllı çalışmak için üç öneri:

  1. Boşuna vaktinizi alacak toplantılardan kaçının: Sadece bilgilendirme amaçlı toplantılara gitmeyin, kendiniz de kimseyi sadece bilgilendirme amacıyla toplantılara çağırmayın. Eğer gerçekten size ihtiyaçları ya da sizden bir eyleme çağrıları varsa, sizi gelip bulurlar zaten.
  2. Teknolojiyi kullanın: Yavaş yavaş da olsa. Bu trafikte, bu zaman darlığında yüz yüze buluşmak bazen gereksiz oluyor.
  3. Büyük stratejik işlere güzelce zaman ayırın: 1-2 saatlik aralıklar tanımlayın, takviminize girin. Buna da uyun. Etrafınız da yavaş yavaş buna alışacaktır.
Propagandacılara dikkat!
31 Ekim 2016, Zeynep Kurmuş

“Eleştirinin olmadığı, konformizmin, statükoculuğun belirleyici olduğu toplumlarda, kültürlerde düşünürlerin, entelektüellerin, aktivistlerin yerini propagandacılar alıyor. Düşünürlerimiz, entelektüellerimiz olsaydı, bilinçli tercihler yapıyor olacaktık. Propagandacılarımız olduğu için, duygusal tercihler yapıyoruz.” Atasoy Müftüoğlu, düşünür, yazar; Mart 2016, OT dergisi

Yöneticiler olarak önce ekiplerimizde sonra şirketlerimizde yarattığımız kültürün sorumlusuyuz. Ekiplerimizde genel havamız nasıl? Eleştirinin olmadığı, konformist, statükocu bir ortam mı?

Eğer öyleyse demek ki gerçekten düşünmeyi, üretmeyi bırakıyoruz.

Halbuki bugünün yönetim dünyasında geçen “yaratıcılık, inovasyon, sonuç odaklılık” yetkinliklerinin esası burada. Dikkat!

Ya buna dikkat edeceğiz ya da ekiplerimizde ve şirketlerimizde ortamı hemen içi boş “propagandacılar” kapacak.

Gamification (Oyunlaştırma)
24 Ekim 2016, Zeynep Kurmuş

Son zamanların bu gözde konusundan yöneticiler olarak yararlanmalıyız. Oyunlaştırma bilgi edinme, performans yükseltme, aidiyeti artırma gibi çeşitli amaçlara hizmet edebiliyor. Ama daha oyun oynamaya başlamadan bile, oyunlaştırmanın temel özelliklerini günlük hayatta kullanmaya başlayabilirsiniz. İşte oyunların beş özelliği ve bence yönetici olarak hemen yapabileceklerimiz:

  1. Bütün oyunların bir amacı var ve çok net. Ne yapmaya çalışıyoruz? Topu kaleye atmaya, şahı yemeye, elde en az kağıt tutmaya, üç el kazanmaya gibi. Ey yöneticiler lütfen çalışanlarınıza ne yapmaya çalıştığımızı söyleyin ve gözlerinde net olarak canlandırın. Bizim departmanın amacı ne?
  2. Oyun boyunca iletişim ve etkileşim: Sorular cevaplar, top girdi girmedi, el aldım almadım, soruya doğru cevap verdim vermedim. Ey yöneticiler, lütfen çalışanlarınızla konuşun; yol boyunca anlatın. Şimdi ne oluyor, ne  yapıyoruz, neredeyiz sorularına cevap verin. Bir kere amacı söyleyip sonra performans dönemi boyunca yalnız bırakmayın. Zaten oyunda performans anı her an, oyun sonunda değil. Oyunun sonu sadece sonuç.
  3. Oyun boyunca geribildirim: Oyun oynarken oluyor mu olmuyor mu, anında biliyoruz, görüyoruz. Ey yöneticiler lütfen çalışanlarınıza sürekli geribildirim verin. İnsan iyi mi yapıyor kötü mü aslında hep ve hemen bilmek istiyor.
  4. E oyunlarda heyecan da var: Ey yöneticiler sizin oyunun heyecanı nerede? Lütfen bunu gösterin. Koca sezon susmak ve biriktirmek yerine, arada küçük küçük maçlar, antrenmanlar üretmek mümkün değil mi?
  5. Oyun gerçekten oyun: Dünyanın sonu değil, tehditkar bir ortam yok. Ey yöneticiler çalışanlarımız performanslarının ağır sonuçları olabileceği korkusuyla hareket edemiyor olabilirler mi? Lütfen tehdit ortamını yok edin.
Becoming is better than being (Oluş olmaktan iyidir)
17 Ekim 2016, Zeynep Kurmuş

becomingOkuduğum bu söz çok çarpıcı geldi. Hem ekiplerimiz hem de kendimiz için sürekli hatırlayıp faydalanabileceğimiz bir yaklaşım olabilir.

  1. “Ben oldum” diye bir şey yok: Sürekli gelişim dediğimiz şey bu. Düşünsenize bu yaklaşım performans süreçlerini nasıl değiştirir.
  2. “Ben oldum” gibi konuşmalara dikkat: Çalışanlarımızla konuşmalarımızda söylediklerimiz sanki “nihai ve başka bir şey söz konusu olamaz, en iyi biz biliriz” gibi olmasın. Biz de yöneticiler olarak bilelim ki hep “oluş” sürecindeyiz.
  3. Bu yaklaşım sürekli “şimdi ne olma yolundayız” diye sormayı gerektirir. Zaten bir süre sonra profesyonel gelişim kişisel dönüşüm olmadan devam edemiyor. Yani sürekli yeni fırsatları kollamaya insanı iten bir şey. Ekiplerimizi de.
Koc K (Duke Erkek Basketbol Takım Kocu- Michael Krayzewski) ve ISID’e son katılan Amerikalı genç kızın röportajını üstüste okuduktan sonra
21 Temmuz 2015, Zeynep Kurmuş

Koc K şunu diyor: “insanlar bir takımın içinde olmak istiyorlar. Kendilerinden daha büyük bir şeyin parçası olmak istiyorlar. Daha büyük bir şeyler için mücadele edip, katkı sağlayacakları durumlar içinde olmak istiyorlar.”

Amerikalı genç kız şunu diyor: “Hayat bir sonraki hafta sonunu bekleyerek daha ne kadar sürebilir?”

Herkes bir anlam arayışında. Ve bu anlam arayışı bizi ya kurtarıyor ya da uçuruma sürüklüyor.

 

Yöneticiler olarak çalışanlarımızın hayatlarının anlam arayışına katkıda bulunalım. Hayatlarını anlamsızlaştırmayalım.

 

Ya da uyumayalım.

“Beni hiç kimse anlamadı. Ben kimseyi gerçekten anlamadım; kimse kimseyi anlamıyor” Goethe.
14 Temmuz 2015, Zeynep Kurmuş

Ne kadar depresif ya da gerçekçi bir yaklaşım diyebilirsiniz. Goethe’nin karamsar dünyası deyip işin içinden çıkabilirsiniz. Yahut anlaşılmanın ne kadar zor ve gerçekleştiğinde ne kadar büyük bir lüks ve aslında insanoğlu için ne kadar (etrafta az bulunur) kıymetli olduğunu tekrar hatırlayıp, kendinizi ve etrafınızı buna göre geliştirebilirsiniz.

Yöneticiler önce gerçekten kendilerini ve birlikte çalıştıkları arkadaşlarını anlamalılar.

Ayrıca müşteri önceliğimizdir diyen firmalar müşterilerini gerçekten ne kadar anlıyorlar? Bakmalılar. Bugün müşterilerinizin ve çalışanlarınızın yanına on üzerinden bir değerlendirme yapacakları bir skalayla gitsek, sizce çalışanlarınızın ve müşterilerinizin “beni gerçekten anlıyor” skalasında size verecekleri puan ne olur? Ne dersiniz?

Ya eşiniz, sevgiliniz, çocuğunuz? Onlar kaç puan verir?

“The single biggest problem in communication is the illusion that it has taken place!” “İletişimdeki en büyük sorun gerçekleştiği yanılsamasıdır” George Bernard Shaw
7 Temmuz 2015, Zeynep Kurmuş

Yıllardır belki de kendimizi kandırıyoruz. İletişim kurduğumuzu sanıyoruz. Birbirimizle “iletişebildiğimizi” (böyle bir kelime bile yok) düşünüyoruz. Yok böyle bir şey. Bu konuda Shaw’la yarışacak bir iddiam yok. Sizin var mı? Ancak şunu alıyorum:

  1. İletişim kurduğumuzu zannetmeyelim.
  2. Bu işi amatör olarak yapmayalım, üzerinde çalışalım ve kendimizi geliştirelim.
  3. Anlaşılmayı beklemeyelim, sorumluluk alalım.

Özellikle yöneticilerin bu işin ustası olması gerektiğini düşünüyorum. Söylemekle olmuyor. Her gün bedavaya harcadığımız sözcükler bu meselenin derinliğini idrak etmemizi engelliyor olabilir. Dikkat.

 

Not: “İletişim gücüm kuvvetlidir” diyen adaylara da başka bir gözle bakıyorum.

Sohbet üzerine
30 Haziran 2015, Zeynep Kurmuş

School of Life’ın eş ile sohbet serisinde şöyle deniyor: “We tend to have a ‘Romantic’ conception of conversation. We believe that in the right setting – distressed old wooden tables, food from Liguria, bruschetta – conversation will flow naturally, without special effort. The reality is that conversation is an achievement, something we might need to learn.” Kısaca; sohbet kavramına romantik bir yaklaşımımız var. Doğru ortamda sohbetin özel bir çaba göstermeden doğal olarak ortaya çıkacağına ve akacağına inanıyoruz. Halbuki sohbet bir çaba üzerine gelen bir başarılı sonuç aslında ve belki de bu konuda öğrenmemiz gereken şeyler var.

Kesinlikle katılıyorum. Sohbetin yöneticiler için çok önemli bir araç, insanlar için de çok önemli bir besin olduğuna inanıyorum. Ancak anlamlı sohbetleri başlatmayı bilmediğimiz gibi yürütemiyoruz da. Tadı damağınızda kalan sohbetlerde, gittikçe derinleşme, açılma, birbirinden öğrenme, yeni perspektifler kazanma hatta yepyeni bir şey keşfetme bile mümkün. Doğru yapıldığında çok zenginleştirici bir araç.

Sohbet açma ve geliştirme gücünüz nasıl? Bunları öylesine söyleşilerden anlamlı sohbetlere dönüştürme beceriniz nasıl?

En azından şimdi bunun kişisel bir özellik değil bir beceri olduğunu biliyoruz. O zaman haydi geliştirelim.

Zengin keyifli sohbetler diliyorum. Kendinizi sığlaştırmayın, takımlarınızı sığlaştırmayın.


»  WordPress kullanıyoruz.  »  Ahren'e Ahimsa teması için teşekkürler.
© 2009 Şensezgin Kurmuş. Kaynak göstererek alıntı yapabilirsiniz.