Burada bizimle ilgili genel bilgileri bulabilir, yeniliklerden haberdar olabilir ve blogumuzu takip edebilirsiniz. Önerileriniz ve yorumlarınızı .
İletişim bilgilerimize buradan ulaşabilirsiniz.
E-bavul bültenimize üye olup arada sırada bizden haber alabilirsiniz. (tabi ki bilgilerinizi hiçbir şart altında kimseyle paylaşmayacağımıza ve size anlamlı ve işe yarar şeyler göndermek için elimizden geleni yapacağımıza söz veriyoruz.) Buradan üye olabiliyorsunuz.
Bir konferans için gittiğim Moskova’da konferansın ötesinde edindiğim bir bilgi de Rus bira pazarı üzerineydi. Türkiye bira pazarının on-oniki katı bir pazar. Sokakta meşrubat tüketimi gibi bira tüketimi olduğunu farketmiştim. Ancak pet şişede bira beni bayağı şaşırttı. Hele hele tüketimin neredeyse yarısının pet şişede olduğunu görmek pet şise ve bira ikilisini zihnimde ilk defa ve zorla biraraya getirdi. Çok şaşırdım.
Dışarından bakarak pet şişede bira tüketimini nasıl aklıma getirebilirdim ki? Dünyanın en iyi yöneticisi de olsanız bunun ne demek olduğunu dışardan gelerek bilmek veya hissetmek bence imkansız. Yöneticiler olarak yeni bir ortama girdiğinizde bence en önemli şey yeni bir ortama girdiğinizi farketmek ve hakkıyla şaşırmak. Hemen ahkam kesmeye başlamamak. Ne olup bittiğini anlamadan laf etmemek. İnsanların en büyük hatası anladım zannetmek oluyor. Ne zaman anlamış olacaksınız? Şunlar olunca:
Dört yıldızlı, herşey dahil İber Hotelin yemek salonunda oturuyoruz. Otelin Alman yöneticilerden biri o sırada oradan geçiyor ve salata barının yanında bir müşteri tarafından bırakılmış ve henüz çalışanlar tarafından görülüp alınmamış bir kullanılmış tabağı alarak yürümeye devam ediyor. Kullanılmış tabakların konulduğu yere bırakıyor. Çok seri bir şekilde, üzerinde pek düşünmeden, çok doğal ve kesintisiz, neredeyse otomatik tepki seviyesinde.
Şimdi “koskoca” yönetici o tabağı alsın mı almasın mı?
-O Alman, alır tabii.
Olay Almanlıkla mı ilgili?
-Almasın sonra hep bırakırlar, kimin bıraktığı ve toplamadığı da görülmez.
Kimin toplamadığı ya da bıraktığı çok mu önemli?
-Tabakçı var orada. O alsın, yönetici ona söylesin.
Onun alması ve tabakçıya söylemesi aynı vakit, iki iş.
-Koskoca müdür olmuş, tabak alınır mı canım hala. Tabakçı da yarın öbür gün onun işini yapar sonra
-Herkes işinin hakkını versin, acayip verimsiz olur sonra
Sonuçta yönetici hanım tabağı aldı ve yerine götürdü, üzerinde önlük de yoktu, takım elbisesiyle. Muhtemelen yukarıdakileri de hiç aklına getirmeden, muhtemelen otomatik tepki seviyesinde. Bu hareketin bir sebebi olmalı; bunun kesinlikle bir üst prensiple alakası olmalı. Almanlıkla bağlarsak biz hiç çıkış yolu bulamayız. Ben şuraya geldim: kendini değil, işini ciddiye almak gerek. Siz ne dersiniz?
Eğer insanları gerçek işle meşgul ederseniz, işte işle meşgul olacaklardır. O bana bunu dedi, ona şu söylendi bana niye söylenmedi, veya bilmemkim neden böyle yapabiliyor da biz yapamıyoruz ve benzeri güç oyunlarını düşünmek yerine.
Herkes yapılan her hareketin nereye gittiğini ve nereye katkı sağladığını bildiği zaman başka şeylerle meşgul olunacak vakit, ortam kalmıyor. İşin içinde olduğunda işle oluyorsun.
İşle nasıl meşgul edelim çalışanlarımızı peki?
Tüm çalışanlarımızı sahaya indirelim. Pazarlama, muhasebe, finans, insan kaynakları. Herkes muhakkak sahaya inmeli. Sahada ne olduğunu yaşamalı. Sanki hayatlarına sahada devam edeceklermiş gibi eğitimini almalı, sahaya yardımcı olacak şekilde tüm işleri yapmalı ve yerine dödüğünde sahaya yardımcı olacak şeklide tüm işlerine bakmalı. O zaman sahada ne biçim cevherler yaratılabileceğini göreceksiniz.
Kimisini yıllardır görmediğim lise arkadaşlarımla tekrar biraraya gelme toplantımızı Gümüşlük’te yaptık. Sezon henüz tam başlamamıştı. Öğle saatlerinde sözkonusu lokantanın önündeyiz. Çok methini duyduk denemek istiyoruz. Aşağı yukarı on kadın arkadaşız. İkimiz önden gittik ve dedik ki: “Akşam on kişi gelmek isteriz. Bizim için ne yapabilirsiniz?” karşıdan cevap gelmedi, cevap için hareket de gelmedi, yerine kaba bir suratla, ne istiyorsunuz dendi. Ne var ne yok gibi beş dakika süren bir sohbetten sonra ayrıldık. Pek bir yere gitmeyen bir konuşmanın daha fazla parçası olmak istemedik. Beş dakikalık bir çabayı dahi göremediğimiz bu üst seviye(!) lokantaya tabii ki kendimizi emanet etmeyecektik.
Yürümeye devam ettik. Gümüşlük iskele tarafındaki lokantaların birinin önünden geçerken biri hoş bir selam verdi. Selamına cevap verdik. Arayışımızı sanırım hissetti ve şöyle dedi: “Sizi kazanmak isterim. Ne yapmam gerekir, ne arzu edersiniz?” Ne kadar açık, aslında sihirli ve söylemesi zor bir cümle. Eyleme çağrı çok net, hemen açıldık. Akşam için yer aradığımızı söyledik. Hemen farklı zevkler için birkaç alternatif sıraladı, yorumlarımızı aldı, kişisel önerilerde bulundu, çeşitle ilgili nihai kararımızı önceden layıkıyla kendisini hazırlayabilmek üzere verdirdi. Reservasyonu kesinleştirmek için de bizi saat beşe kadar serbest bıraktı.
Rezervasyonu saat beşe kadar bekleyip mi kesinleştirdik sizce? Tabii ki hayır.
Çok güzel bir yemekti, hem lezzet hem servis açısından. Teşekkürler Nazmi Bey.
Mimoza: Biz ideal müşterileri olmayabiliriz. Bizim işimizi istemiyor olabilirler. Ancak biz haklarında konuşacağız ve yesek de yemesek de ilgili davranışları hep bekliyor olacağız hizmet adına.
Peki bunun için ne yapalım. Yukarda sihirli formul ve söz. “Sizi kazanmak isterim. Acaba ne yapabilirim?” İlk bakışta ne kadar ürkütücü ancak bir o kadar da çekici, çünkü mesaj çok net ve açık ve bence Türk. İçinde şeytan tüyü var. “Başka bir arzunuz var mıydı?, size nasıl yardımcı olabilirim?” kalıplarının çok ötesinde.
Bursaspor’un başarısı, yeni bir çağ açtı: Üçlü (belki de dörtlü) kendi aralarında oynarken şimdi başkaları da var. Bu ne demek?
Birbirimizi aşağı çekmeyelim. İyi top oynayalım topluca. Yapılabilir.
Bursaspor’un başarısı, daha önce bu alanlarda varlığı düşünülemeyen bir takımın diğer taşra takımlarına da örnek olacak şekilde ortaya çıkması, bence yönetsel olarak birkaç şeyi kanıtladı:
Yöneticiler olarak sizin büyük hayaliniz ve bu yolda giderken maç maç ilerleyeceğiniz adımlarınız neler? Hiç düşündününüz mü? Seneye bununla başlamak anlamlı olmaz mı?
Saftirik Ali’nin en sevdiği kitap serilerinden biri. Serinin Türkiye’de son çıkan kitabı Türünün Son Örneği, serinin kahramanı Greg’in günlüğüne yazdığı şu sözlerle başlıyor:
Biliyorsunuz herkesin yeni yılın başında “daha iyi bir insan” olmak için planlar yapması gerekir. Ama benim sorunum şu: kendimi geliştirecek yollar bulmam hiç kolay değil, çünkü ben zaten tanıdığım en iyi insanlardan biri olduğumu düşünüyorum. Bu yüzden bu yılki planım, gelişmesi gereken BAŞKA insanlara yardımcı olmaya çalışmak. Ama ne yazık ki insan, yardım etmeye çalıştığı bazı kişilerin bunun değerini bilemediğini görüyor.
Biliyorsunuz herkesin yeni yılın başında “daha iyi bir insan” olmak için planlar yapması gerekir. Ama benim sorunum şu: kendimi geliştirecek yollar bulmam hiç kolay değil, çünkü ben zaten tanıdığım en iyi insanlardan biri olduğumu düşünüyorum.
Bu yüzden bu yılki planım, gelişmesi gereken BAŞKA insanlara yardımcı olmaya çalışmak. Ama ne yazık ki insan, yardım etmeye çalıştığı bazı kişilerin bunun değerini bilemediğini görüyor.
Bu satırları okuyunca gözümden yaşlar gelerek güldüm:
Yönetim işi zor iş. Ama yine de günlük işimizi yaparken Greg gibi komik olmayalım. Mutlaka geliştirilecek bir tarafımız vardır. Buna açık olalım, hatta peşinden koşalım. Bu arada da başkalarını geliştirme planlarımızı yaparken, genelde insanların gelişim konusunda Greg gibi düşündüklerini hatırlayıp yaklaşımımızı ona göre belirleyelim.
Seth Godin’in yeni kitabı Linchpin kurumlarda vazgeçilmez olmak üzerine. Godin her insanın kurumlarda vageçilmez olacak, o kurum içinde vazgeçilmezliğinin hakkı verilmezse de kendi başarısıyla bağımsız olarak (kendi şirketiyle mesela) ayakta durmayı başaracak bir gücü, daha doğrusu potansiyeli olduğuna inanıyor. Bunun üzerine oynamayı salık veriyor. Teşvik etmeye çalışıyor.
Beni en çok vuran ise her karşılaşma anında “sanat” yapmak, üretmek kavramı. Her karşılaşma anını öyle bir değerlendirin ki karşınızdaki insan veya insanlarla özel bir bağlantı kurun, karşınızdakine değer katacak, eşsiz bir deneyim yaratın. O zaman bu deneyimin peşinden koşacak, bu değeri arzulayacak ve takdir edecek bir taraftar kitlesini de yavaş yavaş oluşturursunuz. Bu taraftar kitlesi (potansiyel) müşterileriniz, tedarikçileriniz, iş ortaklarınız olacaktır. Sanatınız muhakkak farkedilecek ve takdir edilecektir. Seth Godin’den benim çıkarsamam bu. Tabii ki yöntemleri ile ilgili detayları ve diğer değişkenleri sabit tutarak bu kavram ne anlama geliyor, kitabın tamamını okuyunca bulacaksınız.
Her karşılaşma anında “sanat” üretmek ise bence öncelikle şu üç şeyi istiyor:
Lütfen müşteri hizmeti anlarında bu üç şeyi deneyin, inanılmaz sonuçlar elde edeceğinizi göreceksiniz. Müşteri hizmeti işi bir sanattır. Üçer, beşer onar, otuzar, yüzer dakikalık sanatlar. Çalışanlarınızı iç ve dış hizmet anlarında kendi sanatlarını üreten sanatçılar haline getirin. Getirelim.
Hizmet işi çok zor. Hizmet verenlerin her hizmet anının hakkını verebilmeleri için doğru yaklaşımları kullanmaları şart. İşte size yaklaşım hiyerarşisi; (isterseniz beş numaradan başlayarak başa doğru okuyun, gözünüzde daha iyi canlanabilir)
Memleketçe hizmet hiyerarşisinde kötü durumda olduğumuzu düşünüyorum. İşler tıkırında gittiğinde çok kibar ve olumluyuz. Önemli olan zor anlarda “üstesinden gelebiliriz, çözebiliriz” yaklaşımını gösterebilmek. Ne yazık ki eğilim ikinci seviyede (tatlıya bağlama) başlayıp, ilk çaba sonuç vermeyince önce üçüncü (siz bir numarasınız) sonra dördüncü (biz bir numarayız), sonunda “ya al ay terk et” seviyesine düşmek galiba.
Ortağımız BTI yeni bir video hazırlamış. Sektöre özel çözümleri çok iyi anlatan bir örnek. BTI’ın Transnet Freight Rail için hazırladığı demiryolu simülasyonunu anlatıyor. Eğer şirketinizde simülasyonun yararları konusunda ikna etmeye çalıştığınız birileri varsa, bu video işinize çok yarayabilir.
a