Burada bizimle ilgili genel bilgileri bulabilir, yeniliklerden haberdar olabilir ve blogumuzu takip edebilirsiniz. Önerileriniz ve yorumlarınızı .
İletişim bilgilerimize buradan ulaşabilirsiniz.
E-bavul bültenimize üye olup arada sırada bizden haber alabilirsiniz. (tabi ki bilgilerinizi hiçbir şart altında kimseyle paylaşmayacağımıza ve size anlamlı ve işe yarar şeyler göndermek için elimizden geleni yapacağımıza söz veriyoruz.) Buradan üye olabiliyorsunuz.
Kurumların değerleri web sitelerinde ve koridorlarında büyük puntolarla yer alırken, biz müşteriler dışardan bakarak bunlara anlam vermeye çalışıyoruz. Çok çeviğiz, müşteri odaklıyız, başarı odaklıyız, takım çalışmasına önem veririz. Aşağı yukarı her kurumun buna benzer ifadeleri var. Gerçekten ne kadar anlıyor kurum çalışanları bunları? Bu değerleri ne kadar yaşatabiliyorlar ve daha da önemlisi ne kadar müşteriye yansıtabiliyorlar? Biz yıllardır bu ifadeleri günlük hayata tercüme etmekle uğraşıyoruz–ki değerleri yaşatmak kavramı anlamını bulsun. Hep de sonunda şu cümleyi kullanarak: bu müşterilerimize ve birbirimize taahhütümüz. Legal Sea Foods lokantaları bu kavramı peçetelerinin üzerine basmış. Sözümüz (our promise) diye başlık atmış (bu arada Legal Sea Foods’un bu sözünü boşuna web sitelerinde aramayın, sadece peçetelere basmışlar)
Şu önünüze getirdiğimiz ürün denizden bugün çıkmıştır, tazedir ve doğru hazırlanmıştır, öyle değilse veya şüpheniz varsa hemen değiştiririz, lütfen garsonumuza söyleyiniz. Garsonunuz taze olmadığı için menüde yazmasına ve sizin istemenize rağmen istediğiniz ürünü getirmeyebilir.
Hepsi müşteri olarak hizmet aldığım anla ilgili, hepsi firma ile etkileşime girdiğim anda başıma geleceklerle ilgili. Çok net. Müşteri rahat. Hizmet veren rahat. Ne zaman, ne, niye ve nasıl yapılacak ortada. Çok çeviğiz, müşteri odaklıyız, cesuruz, güveniliriz falan gibi laflar yok. Hepsi müşteri firma etkileşimine doğrudan yansıtılabilir şeyler. Hepsi çalışanlar arası (iç müşteri) ilişkilere de doğrudan yansıtılabilir şeyler. Hepsi günlük iş rutininde muhakkak ortaya çıkacak şeyler, gün be gün yapılacak şeyler. Bir ay bekleyip cesur olma fırsatı geldiğinde kullanarak kendimi göstereceği şeyler değil. Bu taahhütün aşağısında kalırsak eyvah, üstüne çıkılırsa çalışanımızın yaratıcılığı çerçevesinde ne ala. Hepsi ölçülebilir, hepsi tanımlanabilir. Nedir kardeşim markanın sözü o zaman? Ne zaman gerçekleştireceksin o sözü? Şimdi, şu anda, senden hizmet alırken. Lütfen kurumsal değerlerimizi bu şekilde tarif edelim. O zaman her çalışanımız, dolayısıyla her müşterimiz bunu gözünde daha iyi canlandıracak, yaşayacak ve yaşatacak. Ama sorulması gereken soru “kurumsal değerlerimiz nedir?” değil, “nedir bizim size sözümüz, ey müşterimiz?” olmalı. Zaten kurumsal değerlerimiz bence kimsenin umurunda değil. Duvarlarımızda “çok çalışkanız” yazdığı için bizle çalışmıyor müşterilerimiz, karşılaşma anlarında yaşadıkları yüzünden bizi tercih ediyorlar ya da etmiyorlar (Bu konudaki en gerçekçi yaklaşımlardan biri için bakınız Moments of Truth, Jan Carlzon, kitabı okuyacak vaktiniz yoksa kısa bir özet için şu blog da işe yarayabilir). Not: Eğer “değerlerimiz” halihazırda mevcutsa lütfen bir de “Size Sözümüz” diye bir seviye daha gidelim.
Saçımın boyası ve tipi son haddini doldurmuş. Ben, “iki gün daha dayanır, Pazartesi Salı günkü iş görüşmelerimi de belki atlatır” diye düşünerek ve babalar gününü vesile bilerek çok uzun zamandır görmediğim annemleri ziyaret etmek üzere, Cumartesi günü yengem Şebnem ve yeğenimle birlikte Sapanca’ya gitmeyi tercih ettim saçımı yaptırmak yerine. Annemlere varıp sohbete başladığımız anda Şebnem birdenbire “ayyy bu halde insan içine çıkamazsın, hemen git saçını hallet” dedi. Kuaförümün çalışmadığı tek gün Pazar. Yeni ikizleri oldu, muhtemelen başka planları var ve ben bu sırada Sapanca’dayım. Arayamayacağıma karar verdiğim anda Şebnem üsteledi “ara bir sor belki Pazar gelebilir.” Çekinerek mesaj attım, Cumartesi akşamüstü, acaba gelebilir mi diye. Hatta “zor olacaksa bu sefer yengemin kuaföründe halledeyim” diye de ekledim. Hemen telefonum çaldı: “olur mu hiç öyle şey, saat kaçta İstanbul’da olursun, ben gelirim, namus meselesi” dedi. Pazar günü ben Sapanca’dan yola çıktım, salona vardığımda anladım ki kuaförüm de Silivri’den yola çıkmış. Bunu bana söylememişti bile.
(Ben Kuzguncuk’ta oturuyorum. Kuaförüm Yeşilköy’de. 1992’den beri müşterisiyim kuaförümün, bağlıyım, kendisi sekiz semt değiştirdi bu arada, ben dört. 1992’den beri saçıma başka boya veya kesim yapmadım. Arada çok uzak diye başka yerleri denediğim oldu. Denediğim her yer beni yeni müşterisi yapma fırsatını ellerinden kaçırdı. Beceremediler, halbuki İstanbul trafiğinde bu yol beni gerçekten yormuştu.)
İşte bu. Hizmet kalitesi diye yırtınıyoruz şirketler olarak. Bugün kaç tane firmanın müşterileri onun için namus meselesi? Müşterilerine kendi namus meseleleri gibi davranıyorlar mı?
Hele Türkiye’nin en büyük, en güçlü, en prestijli firmalarının müşterileri acaba kendilerini “namus meselesi” olarak hissediyorlar mı? Buna oynuyor mu bu firmalar, ve aslında bu firmaların biz müşterileri olarak bunu hissetmemiz gerekmez mi? Bunu hakketmiyor muyuz? En azından her karşılaşma anında böyle hissetmemiz gerekmez mi? Biz bu firmaların namus meseleleri miyiz yoksa üzerinden para kazanılan bir takım veriler miyiz? On senedir müşterisi olduğum firmalardan böyle bir yaklaşımı beklemez miyim? Sayın Türkiye’nin ilk elli firmasını, acaba bu konuda neredeler?
Müşterilerimiz bizim namus meselemizdir. Buna göre kurduk şirketimizi. Namus meselesi bağlılık getirir, memnuniyetten çok daha güçlü bir kavramdır. Firma olarak kendinize güveniyorsanız, namus meselesi hikayelerinizi bekliyorum. Tabii ki müşterilerinizin ağzından.
Hodri meydan!
Not 1. Tabi kuaförde bu kavram geçerli olabilir, nihayetinde kendi işi, öbür firmalarda çalışanı müşteriyi bu şekilde hissettirecek şekilde davranmaya yönlendirmek mümkün değil. Diyebilirsiniz. Böyle bir itirazı kabul etmiyorum. Bu koca kulelerde oturan şirket yöneticilerinin hiçbirinin oturduğu pozisyonun hakkını vermediği anlamına gelir. Yöneticiler olarak varlık sebebimiz bunu başartmak.
Not 2. Şu andan itibaren namus meselesi radarımı oluşturmaya ve açık tutmaya karar verdim. Bu radara tutulan ve kaydadeğer olumlu veya olumsuz namus meselesi hikayelerini belki burada yayınlayabiliriz. Radara dikkat.
Not 3. Son olarak da bu kavramı, yani bu bağlamdaki “namus meselesi” kavramını başka hiçbir ülke bizim gibi anlayamayacağı için, aslında bunu Türkiye’nin çıkışı olarak görüyorum. Belki bir başka yazıda açarım bu fikri.
Olumlu hisler yaratmak bu kadar kolayken niye bu kadar zorlaştırıyoruz?
Sahne: Çok sevdiğimiz bir lokanta. Ali’nin de favori yiyeceklerinden, bir İskender mekanı. Sürekli gidiyoruz. Çok fazla beklentimiz yok, yarım saat geçiriyoruz, yemeğimizi yiyiyor çıkıyoruz. O gün iyi gelmedi tadı dönerin, kötü de değil, yedik. Çıkarken de kasanın (patron oturuyor), ustanın ve garsonun önünden geçerken-hepsi aynı iki metre mesafedeler-paramızı ödeyip iyi günler diledikten sonra yürürken “bugün kötüydü biraz döner” dedik.
Dediğimiz anda üstüste üç tane “hayır efendim olur mu, yeni kestik, soğutmuş yemişsinizdir, dönerimiz hep çok taze, olamaz öyle birşey” gibi savunma ve azar işittik. Üzülüyorum aklımızı nereye yorduğumuzu görünce. Sıkıldık, sinirlendik, çok uzun zamandır gitmiyoruz. Onlar farkında değiller gitmediğimizin, bizleri kaybettiklerinin, hatta bloglara konu olduklarının.
Basit bir “çok üzüldük.” yeter. “Yapabileceğimiz birşey var mı?” ile takip eden. Ne diyebiliriz ki? Zaten çıkıyoruz, bilgilendirmek amaçlı söylemişiz gayri ihtiyari, hiddetle bağırarak gelmemişiz karşılarına. “Dikkat etmek gerekir” diye söyledik diyeceğiz, onlar da “Sağolun uyardığınız için, bizi düşündüğünüz için” diyecekler. “Yine bekleriz.” Ne kadar basit ve yarattığı etki ne kadar olumlu ve gelecek için ne kadar daha sağlam.
Üzgünüz. Üzgünüm. Üzüldük. Çok basit.
Ters giden bir iletişim, kapanmayan bir konu, bağıran eleştiren çalışan, bağıran, eleştiren yönetici, sıkılmış kızgın eş. Eğer birlikteliğiniz devam edecekse lütfen söyleyin şu sihirli sözleri, ilk ağzınızdan çıkan bu olsun. Haklı haksız, “haddine mi, nasıl böyle şeyler söyler, kim olduğunu zannediyor, ne kadar çirkin” gibi düşüncelere girip doğrudan savunmaya veya saldırıya geçmek yerine.
Deneyin “Üzgünüm” diyebilmeyi. Ama ilk ağzınızdan çıkan olarak. Bin türlü laftan sonra geldiğinde bir anlamı yok.