Burada bizimle ilgili genel bilgileri bulabilir, yeniliklerden haberdar olabilir ve blogumuzu takip edebilirsiniz. Önerileriniz ve yorumlarınızı .
İletişim bilgilerimize buradan ulaşabilirsiniz.
E-bavul bültenimize üye olup arada sırada bizden haber alabilirsiniz. (tabi ki bilgilerinizi hiçbir şart altında kimseyle paylaşmayacağımıza ve size anlamlı ve işe yarar şeyler göndermek için elimizden geleni yapacağımıza söz veriyoruz.) Buradan üye olabiliyorsunuz.
John Holt beni çok sarstı. Devrimci bir eğitici olarak karşıma çıkan bu adam tüm kanıtlarıyla okul ve günümüz eğitim ortamlarının öğrencilerin gerçek öğrenmelerine ne kadar az katkıda bulunduğunu, hatta çocuklarımızı ve gençlerimizi neredeyse aptala çevirdiğini ortaya seriyor. Hepimiz biliyoruz, okulda boşa geçen zamanları, günümüz sınav sistemlerin neler yaşattığını. Herkesin bildiğini bağıra bağıra söyleyince daha fazla etkileniyor insan. Sınavlara kadar biliyormuş gibi yapılan şeyler, testlerden sonra uçup gidiyor. John Holt’un How Children Fail (Çocuklar Nasıl Başarısız Olur) kitabında öğrencilerin sınıf ortamlarındaki stratejilerini sıralıyor. Bazıları şöyle:
John Holt’un bu açıklamalarını okuyan bir MIT profesörü, “Son on seneki ders hayatımda doktora öğrencilerimin aynen bunları yaptıklarını şimdi anlıyorum” diyor ve şaşkınlığını belirtiyor. Holt, çocukları gerçek düşünürler yerine cevap üreticiler (beklenen cevabı üretmek üzerine giden) haline zorla getirdiğimizi öne sürüyor. Ben de kitabı okuduğumda, çalışanların da iş ortamında yukarıda sıralanan stratejileri aynen uyguladıklarını farkedip şaşırdım. Kendi düşüncelerini üretmek yerine beklenen cevabı üretmek iş ortamında ne anlama geliyor? Bence:
Çocuklarımız gerçekten öğrenmiyor, gelişmiyor, çalışanlarımız da gerçekten öğrenmiyor, yetişmiyor. Otuzar kişilik sınıflardan iki üç çocuk sıyrılıyor. Otuzar kişilik ekiplerden peşimizden yerimize geçecek adam yetişmiyor. Çocuklar korkudan ölerek, başımıza birşey gelmesin diye okuldaki vakti mümkün olduğunca kazasız, suya sabuna dokunmadan yırtmaya çalışarak gün be gün geçiriyorlar.
Çalışanlarımız da acaba böyle mi? Yukardaki işaretleri ben de iş ortamında çok görüyorum ve doğrusu şüpheleniyorum. Siz de bu gözle şöyle bir bakın. Kaç çalışanınız “yırtmaya” çalışıyor?
Not: Yönetim kurullarındaki yırtma, kaçak oynama, sallama ve geveleme stratejileri daha da çarpıcı. Nasıl öğretmenlerin bunları görmüyorsa (aslında görmek istemiyorsa), CEO’lar da görmüyorlar.
Liderlik başlığı altında toplayabileceğimiz yetkinliklerin önemli alt açılımlarından biri doğru iletişim kurabilme yeteneği. İletişim fırsatlarınızdan liderliğinizi pekiştirmek, güçlendirmek, korumak için de faydalanmak isterseniz üç tamamlayıcı eyleme çağrımız var:
İletişim ortamlarında verdiğiniz mesajlarınız; 1. Kuruma/ ekibe/ misyona bağlılığı pekiştirsin 2. Bir şey öğretsin 3. Kendine saygıyı güçlendirsin
En önemlisi de bu üçlüden birini başarmak için diğerlerinden taviz vermeyin. (Bir şey öğretmek için kendine saygıya zarar vermek gibi)
Ya ben bu konuda fazlasıyla kuvvetli bir görüş sahibiyim, o yüzden dikkatimi çekiyor, ya da son zamanlarda gerçekten daha sık karşılaşıyoruz. Çoğu çok uluslu şirketlerin ya da yerel olup da uluslararası iş yapan grupların, çok iyi yetişmiş, kurumlarına göre yüksek performanslı insanlarının, memlekete örnek olacak firmaların, dilleri gittikçe yabancılaşıyor. Bize değer katacak olanlar, bizi ileriye götürecek olanlar, bizden uzaklaşıyor.
Çok ulusluluk çok dillilik getiriyor. Bunu kucaklayalim, her ülkede dil engeliyle karşılaşmadan sonuç üretebilelim, çok güzel. Ancak çok dillilik hiçbir zaman yarım dillilik olmamalı. Türkçesini getirememe tembelliği en büyük düşmanımız olmalı. Tamam teknik terminolojide yabancısını, Türkçesini söyledikten sonra devam edelim, ancak “discover etmek, structure etmek, başka bir concern de, deadline’lara uyalım, retain etmek” kabul edilebilir değil. Karşındakine önem vermeme, anlamaya tenezzül etmeme, doğru aktarmaya yeltenmeme demek. O zaman anlaşılmayı, hayran kalınmayı da beklemeyelim. Bu bir güç değil, güçsüzlük belirtisi adeta.
Lütfen kendimizi zorlayalım. Artık kelimesi yoksa, unutmuşsak, tekrar hatırlayalım, ya da yenisini öğrenelim. Okuyalım. Başka çaresi yok.
Kelimesi aklına düşmezse düşüncesi de yoktur. Dilin yoksa fikrin de yok. Ben ona üzülüyorum.
Not: Bir yerde okudum: “Das hertz bleibt immer jung”. Aklıma ingilizcesi geldi: “The heart stays young forever.” “Kalp hiç yaşlanmaz. Kalp hep genç kalır” diye doğrudan tercüme ile konuşurken/okurken, görüyorum. Nermi Uygur “gönül kocamaz” diye çeviriyor, ağlıyorum yitirdiğim dilimizin güzelliğine.
Olumlu hisler yaratmak bu kadar kolayken niye bu kadar zorlaştırıyoruz?
Sahne: Çok sevdiğimiz bir lokanta. Ali’nin de favori yiyeceklerinden, bir İskender mekanı. Sürekli gidiyoruz. Çok fazla beklentimiz yok, yarım saat geçiriyoruz, yemeğimizi yiyiyor çıkıyoruz. O gün iyi gelmedi tadı dönerin, kötü de değil, yedik. Çıkarken de kasanın (patron oturuyor), ustanın ve garsonun önünden geçerken-hepsi aynı iki metre mesafedeler-paramızı ödeyip iyi günler diledikten sonra yürürken “bugün kötüydü biraz döner” dedik.
Dediğimiz anda üstüste üç tane “hayır efendim olur mu, yeni kestik, soğutmuş yemişsinizdir, dönerimiz hep çok taze, olamaz öyle birşey” gibi savunma ve azar işittik. Üzülüyorum aklımızı nereye yorduğumuzu görünce. Sıkıldık, sinirlendik, çok uzun zamandır gitmiyoruz. Onlar farkında değiller gitmediğimizin, bizleri kaybettiklerinin, hatta bloglara konu olduklarının.
Basit bir “çok üzüldük.” yeter. “Yapabileceğimiz birşey var mı?” ile takip eden. Ne diyebiliriz ki? Zaten çıkıyoruz, bilgilendirmek amaçlı söylemişiz gayri ihtiyari, hiddetle bağırarak gelmemişiz karşılarına. “Dikkat etmek gerekir” diye söyledik diyeceğiz, onlar da “Sağolun uyardığınız için, bizi düşündüğünüz için” diyecekler. “Yine bekleriz.” Ne kadar basit ve yarattığı etki ne kadar olumlu ve gelecek için ne kadar daha sağlam.
Üzgünüz. Üzgünüm. Üzüldük. Çok basit.
Ters giden bir iletişim, kapanmayan bir konu, bağıran eleştiren çalışan, bağıran, eleştiren yönetici, sıkılmış kızgın eş. Eğer birlikteliğiniz devam edecekse lütfen söyleyin şu sihirli sözleri, ilk ağzınızdan çıkan bu olsun. Haklı haksız, “haddine mi, nasıl böyle şeyler söyler, kim olduğunu zannediyor, ne kadar çirkin” gibi düşüncelere girip doğrudan savunmaya veya saldırıya geçmek yerine.
Deneyin “Üzgünüm” diyebilmeyi. Ama ilk ağzınızdan çıkan olarak. Bin türlü laftan sonra geldiğinde bir anlamı yok.
Bazen kendimizi göstermek adına gülünç duruma düşebiliyoruz. Tabi ki her konuda fikrimiz var ve paylaşmak istiyoruz, ancak atalarımız çok temel bir meseleye parmak başmışlar. Sükut altındır. Gerçekten ortama ek değer katmayacak ya da bir yere gitmeyecek bir şey söyleyecekseniz ağzınızı açmayın. Hem kendiniz kazanırsınız, hem de ortam.
Ek değer ne demek?:
Eğer bu ikisi yoksa susun.
Bir yere gitmemesi ne demek? Eğer söyledikleriniz herhangi bir yere işaret etmiyorsa, bir eyleme çağrısı yoksa; bir başka deyişle sizi dinleyen konuşmanız bittiği anda sanki karşınızda iki kolunu iki yana açmış “eeee? yani?” diyecek gibiyse de konuşmayın, söylemeyin, susun. Bu sahneyi gözünüzde canlandırın şimdi. Önemli olan konuşurken eş zamanlı olarak acaba böyle bir etki yaratıyor muyum diye kendinize sorabilmek.
Sıradan bir örnek: koltuklarda toplantı halinde oturmuş önümüzdeki haftanın programını konuşuyoruz. O sırada, konuştuğumuz kişinin yöneticisi yanımızdan geçiyor. Kişi yöneticisini çağırıyor ve diyor ki “Merhaba, Zeynep Hanımlar burada. Biz de gelecek haftanın programını konuşuyorduk,” Sonra susuyor. Yöneticide sessizlik. Herhalde sahneyi canlandırmışşınızdır, iki kol yana açık “eee.” Kendimizi göstrmek adına gülünç duruma düşmeyelim, çok kısıtlı vakitlerimizi öldürmeyelim. Tabi evde, arkadaşlarla yani yapı gerektirmeyen diğer iletişim ortamlarında geyiğe açığız. İstediğiniz kadar konuşun eğer dinleyeniniz varsa.