Şensezgin Kurmuş » Kişisel Gelişim

 
»
M
E
N
U
«
En önemli liderlik becerisi
24 Ocak 2012, Zeynep

Geribildirim, çalışanı dinleme, büyük resmi gösterme, motivasyon, doğru delegasyon gibi şeyler dediğinizi duyar gibiyim.

Peki en son ne zaman bunların pratiğini yaptınız? “Dün iki arkadaşa iş delege ettim, bir çalışanımın sorununu dinledim ve birlikte çözdük” diyebilirsiniz.  Soruyu bu yüzden yineliyorum: En son ne zaman bunların pratiğini yaptınız?

Dirk Nowitzki her gün hala bileğini uzatarak şut atmanın, Tiger Woods düzgün topa vurmanın pratiğini yapıyor. Her gün. Örneğin dün, dinleme pratiğine ne kadar zaman ayırdınız? Her gün temel becerilerin pratiğini yapmalıyız, karşımıza olay çıkınca değil. Bilinçli olarak faul çizgisine gidip, faul atışı pratiği yapmak gibi.

Temelleri mükemmelleştirmeden ileri seviye olunmuyor. Kolay gelsin.

Amaç ve değerlerimiz
3 Ocak 2012, Zeynep

İş hayatında yönetme sorumluluğunu alırken bir şirketin değerleri (kurumsal değerler) doğrultusunda o şirketin arzu ettiği sonuçlara ulaştırılmasının (kurum misyon ve vizyonu) sorumluluğunu alıyoruz. İşimizin hakkını verebilmek, nereye doğru yönetmek gerektiğini algılamak için de muhakkak şirketin değerlerini, vizyonunu bilmek algılamak istiyoruz, bunları öğrenmeyi talep ediyoruz.

Ya kendi hayatınızı yönetirken? Onu yönetmenin sorumluluğunu almıyoruz.

Kimse bunun için bize para ödemiyor diyebilirsiniz. Ancak yönetilmeyen hayat da ortada kalıyor, veya oradan oraya yuvarlanıyor. Yöneticiler olarak “şirket vizyonu ve değerleri doğrultusunda kurumu geleceğe taşımak” kavramının iş hayatında gerçekten hakkını verebilmek için önce bu kavramı kendi hayatınıza uygulamanızı öneririm.

Sizin hayattaki amacınız ne, varoluş sebebiniz, vizyonuz? Ya kişisel değerleriniz? Bunları tanımlamaya çalışınca, hele yazılı bir metne dönüştürmeye kalkınca kaleminizden çıkanlar sizi bile şaşırtabilir .

Bence yeni yılın ilk işi bu olsun.

Sonra tekrar iş hayatınıza dönersiniz. Hatta kendi ekibinizin, departmanınızın misyon ve değerlerini birlikte belirlerseniz isterseniz. Ama önce kendiniz.

Kaybe-değer
20 Ekim 2011, Zeynep

Seth Godin‘in Poke The Box kitabındaki temalardan biri de risk almak. Seth Godin şöyle diyor: “If you can’t fail, it doesn’t count” yani “eğer işin sonunda başarısızlık ihtimali yoksa, başarılı olsan da sayılmaz.”

Ben ne anladım:

  • Koca koca kararları verebileceksin, sonunda başarısızlık riski olsa da.
  • Başarısızlığa rağmen girişeceksin, yoksa büyümezsin. (sonunda risk var diye girişmeyince herhangi bir öğrenme tecrübesi olmuyor, bildiğini ya da bilebildiklerini tekrar ediyorsun
  • Ekiplerinle sonunda başarısızlık da olabilecek büyük mücadelelere girişebileceksin ki, ekibinin işe ve birbirine bağlanmaya değer bir sebebi olsun.

O yüzden de kaybe-değer işlerle uğraşmak gerek. Çünkü:

  • Günlük hayatın içinde durup dururken liderler çıkmıyor. Yani “business as usual” iyi yöneticiler üretmiyor.
  • Liderlik kimsenin tekelinde değil, zor kararları aldığınız ve yola çıktığınız an (sonunda başarısızlık da olsa) çok büyük bir (kişisel) liderlik göstermiş olacaksınız.
Kutuyu dürt
13 Ekim 2011, Zeynep

Seth Godin Poke the Box. Okuyunuz. Ve dürtünüz, dürtmeyi teşvik ediniz. Rastgele.

Poke The Box Kapak

İşler bir otursun da
6 Ekim 2011, Zeynep

Yapılan araştırmalar şunu gösteriyor: küçük (ama bence küçük büyük fark etmez) şirketlerin yaşantılarında ilk beş yıl, hayatta kalabilmek, tutunabilmek için insanüstü bir çaba gösteriliyor, amatör ruhla elden gelenin en iyisi yapılarak başka bir türlü çalışılıyor. Sonra işler oturunca, bir bakıyorsunuz ki siz de oturuyorsunuz.

Hiç oturmayacaksınız. Oturmamalı.
Calvin and Hobbes by Bill Waterson

İnanıyorum ki ilk beş sene mümkünse, hep mümkün. Hep yeni bir şeylerin peşinden koşmak lazım. Sadece şirketler mi, kişiler özel hayatlarında, yöneticiler de yeni bir takımın ya da departmanın sorumluluğunu aldıklarında ilk senelerde gösterdikleri çaba ile sonraki senelerde ortaya koydukları çabanın arasındaki farkı kendileri görüyor, hatta söylüyorlar.

Bugün şirketlerin en önemli gündemi ilk senedeki heyecanı yakalamak ve bunu performansa çevirmek. Buna biz yönetim diyoruz. Siz ne diyorsunuz ve bu konuda ne yapıyorsunuz

Siz nasıl kımıldatıyorsunuz?
1 Şubat 2011, Zeynep

“Konuşmasını bilenin ağzında, yazı ustasının yazısında söz ahlak bakımından eşi benzeri az bulunan bir kımıldatıcıdır. Söze içkin duygu ve düşünce anlamının ışımasıyladır ki dinleyicinin, okuyanın yapabilirliği yönelecek amaca kavuşur, bu amacı gerçekleştirebilecek araçlar aramaya koyulur kendine. Davranışları bakımından insanı canlandırır, isteklendirir, yüreklendirir yazar. İnsana ülkü göstermede, sevgi aşılamada, inanç sağlamada, umut vermede söz gücünden daha yetkili bir güce rastlanamaz zaman zaman. Anlattığı olaylar, betimlediği durumlar, tanıttığı kahramanlarla kimi erdemi çekici kılar, kimi davranış kuralını gözden düşürür yazar. Yaratısındaki esin doğuran güçle belli davranışları en çekici güzelliklere bürüyecek yetkededir yazar. Bazan yazarın bir örneği, küçücük bir benzetmesi birkaç insan kuşağının birden tüm yaşamasını değerlerle bezeyebilir. En zor, en tehlikeli ama insana en çok yakışan eylemleri boşandıran yazarlardır çok kez. Düşselmiş yazdıkları, gerçekmiş- ne önemi var bunun?” (Nermi Uygur, Töre Bekçileri, İnsan Açısından Edebiyat, Sayfa 84)

Kitabın burasını okurken, her eğitimde böyle bir davranış değişimi yaratmak için çabaladığımı, böyle bir etkiyle katılımcıları “tercih edilen kurumsal davranışa” doğru kımıldatmaya çalıştığımı ayrımsadım. Ben de Nermi Uygur’un dediğini biraz becerebilmişsem, katılımcılar o çekici davranışları deneme arzusuyla ayrılıyorlar eğitimden, ya da bazen o anda deneyerek ve devam etme sözü vererek. Bazense böyle bir etki yaratamıyoruz.

Yöneticiler de her ağızlarını açtıklarında aslında böyle bir etki yaratmaya uğraşmalılar. Yoksa böyle bir sürükleme, kımıldatma mümkün olmuyor. İyi iletişim, söz, yöneticinin en büyük aracı. Günlük etkileşimleri atlasanız bile, lütfen çalışanlarınızla yüzyüze geleceğiniz iletişim anlarına özel olarak hazırlanın. Şimdi yukarda “yazar” kelimesi yerine kendinizi (özellikle de eğer bir yerde yöneticisiyseniz koyun) ve test edin bakalım yakın mısınız böyle bir etkiye?

Elif Şafak’ın yöneticilere ne yararı var?
25 Ocak 2011, Zeynep

Elif Şafak

Uzmanların yaratıcılık konusundaki ortak fikirleri yeni ve yaratıcı fikirler üretebilmek için beynimize  yeni girdiler sağlamanın, farklı ortamlarla ve farklı bağlantılarla karşılaşmanın kritik olduğu. Farklı ortamlar, farklı bağlantılar, farklı bakışlar, yaşayışlar, görüşler önemli.

Elif Şafak TED’deki konuşmasında edebiyatın kendisi için anlamını biraz da buraya bağlıyor. Edebiyatı bizi kendi etrafımıza ördüğümüz duvarların dışına çıkartan, dışarıyı, başkalarını, onların hayata bakışlarını birazcık da olsa görmemize, tanımamıza destek olan güvenli bir kanal olarak konumlandırdığını söylüyor. Bence de edebiyat yaratıcılığın ihtiyacı olan çeşitliliği hayatımıza kazandırmanın çok iyi bir yolu.

Yani biz yöneticiler olarak arada sırada başımızı işten, işle ilgili yayınlardan kaldırıp biraz da roman okumalıyız. Emin olun çok yararı olacak.

Sıra sizin konulara gelse diye bekliyorsanız
4 Ocak 2011, Zeynep

PERYÖN’ün Ulusal İnsan Yönetimi Kongresi’ndeki seanslardan birinde “İK’nın stratejik ortak olmasının anlamı nedir” sorusuna “herhalde İK’nın yönetim kurulunda bir sandalyeye sahip olmasıdır” diye cevap verildiğinde, Berna Öztınaz (Enerjisa) sandalyenin hakkını vermenin çok önemli olduğunu söyledi.

Sandalyenin hakkını vermek kavramını şöyle açıkladı:

  • firma stratejik hedeflerinin oluşturulması ve gerçekleştirilmesine (gerçek/ölçülebilir) katkı yapmak,
  • getirdiğimiz fikirleri masaya koyarken ROI, EBITDA açısından da değerlendirebilmek
  • finansal çözümleri de gözden geçirebilmek,
  • gerçekten şirket yönetim dilinde konuşabilmek

Bugün kaç yönetim toplantısında “sıra bizim İK konularına gelse” diye oturuluyor? Kaç toplantıda İK konularına “iş konuşmaları” bittikten sonra “bir de şunlar vardı” diyerek geliniyor?

Sanırım almamız gereken mesaj her departman ve seviye olarak hep ve hep birlikte “iş konuşabilmek.” “İş”ten anlar hale gelebilmek. Ondan sonra geri dönüp herkes kendi uzmanlığında yapılması gerekenleri yapar.

Yeni yıl yazısı: iteniniz var mı?
28 Aralık 2010, Zeynep

Richard St. John’un TED.com’daki konuşmasında beni en çok vuran “anne” esprisi oldu. St John’a göre başarının sekiz sırrından biri kendini zorlamak; utansan da, yorulsan da, başarısız olsan da kendini zorlayıp bunu aşmak. Anneler de kendini zorlamak her zaman kolay olmadığı için icat edilmiştir diyor St John şakayla karışık. Ama bu şakanın içinde bir ciddiyet payı da var. “Anne” arzu ettiğiniz yolda sizi iten biri, hem de muhtemelen “anne” gibi bir karşılık beklemeden iten biri.

Bence de herkesin bir “iten”i olmalı. Şimdi 2011 için bunu düşünün. Bu sene istediğiniz yolda (hani şu kağıda yazdığınız hedefler bunlar, tabii eğer bir iki taneye karar verdiyseniz) sizi iten kim olacak? Kime güvenebilirsiniz? Kimden bu desteği isteyebilirsiniz? Artık yaş 30’u geçtiyse bunun gerçekten anneniz olması biraz zor olabilir. Ama mutlaka etrafınızda biri vardır bu rolü üstlenecek.

Bu sene yeni yıl hedeflerinizin yanına (ki bunları yazmak ne kadar zor biliyoruz) iteninizin kim olacağını da ekleyin lütfen. Seneye öyle başlayın. Henüz 2011 yılının hedeflerine karar vermediyseniz/veremediyseniz, bu konuda da iteninizden destek alabilirsiniz. Ancak unutmayın, itenin esas işi itmek, nereye itileceğini belirlemek değil.

Haydi kolay gelsin.

Diğer yedi faktör için TED.com lütfen.

Not: yöneticiler olarak çalışanlarınız için iteni rolünüzü hakkıyla yerine getirebiliyor musunuz? Bu sene bunu bir düşünün.

Ambalaj her şeydir
21 Aralık 2010, Zeynep

İlk işimde ilk araştırma raporumu yazarken Temel Aksoy şöyle demişti: “Zeynep’çiğim packaging is everything.” Belki ilk defa o zaman duymamıştım ama o günden sonra dikkat eder oldum. Her yerde ve her konuda başarılı ambalaj örnekleri dikkatimi çekti hep. Her yeni örnekten başka şekilde etkilendim.

Son örneğim Happy Pills. Buyrun siz de etkilenin. Bildiğiniz bizim “çok şeker” dükkanlarının aynısı. Aynı şekerleri, aynı büyük şeker kutularında satıyorlar. Ancak şekerleri seçip bir naylon torba içine atmaktansa değişik ilaç kapları şeklinde kutulara koyuyorsunuz. Hem aldığınız şekerin tipi değişiyor, hem de fiyatı. İnanılmaz zevkli. Pazartesi sendromuna karşı günde iki hap, acil yardım kutusu, bulutlu günler için, boşa beyazlamış saçlar için, ilaç kutularının üzerindeki etiketlerden bazıları. Şeker kutuları değişik boyutta aşina olduğumuz ilaç/vitamin hap kutuları. 50’lik, 100lük, 500lük gibi.

Şeker aynı şeker, ancak hem alışveriş anı hem de aldığınız ürün farklı. En azından farklı zannediyorsunuz.

  • Ambalaj satın aldırır.
  • Herhangi bir ambalaj değil, farklı ve çarpıcı fikirli ambalaj satın aldırır.
  • Çarpıcı fikrin/farkın illa ki ambalajda değil, hizmet oluşum anında ortaya çıkması da bence aynı derecede “packaging is everything” kavramına uymaktadır.

“Employer branding” bir ambalaj meselesidir. Sıradan bir ambalaj için uğraşmayın.

Ambalajınıza bakın. Ambalaj konusunda yardım alın.


»  WordPress kullanıyoruz.  »  Ahren'e Ahimsa teması için teşekkürler.
© 2009 Şensezgin Kurmuş. Kaynak göstererek alıntı yapabilirsiniz.