Burada bizimle ilgili genel bilgileri bulabilir, yeniliklerden haberdar olabilir ve blogumuzu takip edebilirsiniz. Önerileriniz ve yorumlarınızı .
İletişim bilgilerimize buradan ulaşabilirsiniz.
E-bavul bültenimize üye olup arada sırada bizden haber alabilirsiniz. (tabi ki bilgilerinizi hiçbir şart altında kimseyle paylaşmayacağımıza ve size anlamlı ve işe yarar şeyler göndermek için elimizden geleni yapacağımıza söz veriyoruz.) Buradan üye olabiliyorsunuz.
Geceleri yattığımda çoğunlukla beynim durmuyor. Derdimi anladım şimdi: maymun beyinliymişim. Sağolsun Bob Poole bunun adını benim anlayacağım türden koymuş. Küçük maymunları bilirsiniz oradan oraya atlarlar, hızla bir daldan bir dala koşarlar. Benim düşüncelerim de kafamı yastığa koyduğumda o şekilde koşuyorlar. Bir sonraki günkü seminerin başlangıç cümlesinden, yeni ürünün tasarımına, bir sonraki müşteri ziyaretinde ne söyleyeceğimden, gelecek yılın stratejilerine, değerlendirme araçlarından danışman sözleşmelerine kadar daldan dalda (pardon düşünceden düşünceye) atlıyor maymun. Böyle anlarda maymunu yakalamak yerine geri çekilip sadece gözlemlemek maymunu kendi turuna bırakmak, ancak bunu yaparken yanında gözlemci olarak bir kağıt kalem bulundurmayı veya küçük bir kayıt cihazı bulundurmayı öneriyor Poole.
Arada tasarımlarımı uykuda yaptığımı biliyordum. Hatta uykuya yatmak ya da “durmak” en önemli meziyetlerimden biri diye düşünüyordum. Bu benzetme ile kendime geldim. Yaratıcılığın ne zaman geleceği belli değil ama uyku zamanları müthiş, kovalamak yerine kucaklayın maymunu, gözlemleyin, not alın ordan oraya atlayan düşünceleri. Almazsanız maymun gibi kaçacaklar, sabaha unutacaksınız. Not alırsanız bazı müthiş fikirleri yakalayıp bazılarının ise aslında maymunda kalsaymış daha iyi olacak fikirler olduğunu görecek, en azından ah neydi diye boşu boşuna üzülmeyeceksiniz.
Maymun beyinlilik yaratıcılığı tetikliyor. Bu anlarını yakalamanızı öneririm. Tabii, bu seviyede bir maymun beyinlilik durumu sadece işe gerçekten dahil olduğunuzda, aklınızı işinize gerçekten verdiğinizde ortaya çıkıyor. Patronların, bazen üst düzey yöneticilerin kafalarında işle yatıp kalkması çok şaşırtıcı değil. Diğer çalışanlar da kafalarını bu kadar takarlar mı? Herhalde hayır. Ama ya öyle olsaydı?
Potansiyel sonsuz. İnanılmaz fikirler yakalanacağına eminim.
Bob Poole’u okuyun. Son zamanlarda rastladığım en iyi satış kitabı.
Yine Proust.
“sometimes in the afternoon sky a white moon would creep up like a little cloud, furtive, without display, suggesting an actress who does not have to “come on” for a while, so goes “in front” in her ordinary clothes to watch the rest of the company for a moment, but keeps in the background, not wishing to attract attention to herself”
Ve ben sadece ne kadar güzel diyebiliyorum. Kısır, klişe.
Ay klişelerinden kurtulmanın yolu gerçekten bakmak, görmek için bakmak ve başka birikimlerle yansıtmaktan geçiyor demek ki. Yönetim klişelerinden kurtulmanın yolu da.
Operasyonel yük içerisinde günlük işlerle boğulurken, yaratıcı süreçlere bilinçli olarak vakit ayrılırsa yaratıcı fikirleri yakalamanın daha muhtemel olabileceğini söylemiştik. Bazen yaratıcılık yapılandırılmış (structured) süreçlerden ve tetiklemelerden destek alarak ortaya çıkıyor. Eğer takımınıza, departmanınıza ya da genel olarak tüm şirketinize yeni bir değer yaratacak fikir arayışındaysanız bir ara aşağıdaki dört soruyu kendinize sorun. Bu soruları ortak akıldan istifade ederek cevaplamaya çalışmanızı öneririm. Böylece tüm takım da işin parçası olmuş olur:
Bu sorulara verdikleri iyi cevaplarla yeni fikirler yakalamış ve hızlı büyümüş firma örneklerinden bazıları: Amazon, Starbucks, Body Shop, Bloomberg, Barnes and Nobles. Türkiye’de de bu sorulara iyi cevaplar bulmuş bazı örnekler de hemen akla geliyor: Advantage Card (eski hali tabi), t-box, dükkan, Yemek Sepeti gibi. Neden sizin departmanınız da aynı yoldan geçmesin? Tabi fikri bulduktn sonra çok başarılı şekilde hayata geçirmek de var, ama…
Yaratıcı süreçler çok akıllı ve yapısal sorularla başlayabiliyor, unutmayın.
(Bu arada bazılarınız büyük ihtimalle “e bu zaten Kim ve Mauborgne’un Blue Ocean Strategy kitabındaki şey” diyorsunuzdur. Doğrudur. O kitabı ayrıca tavsiye ederim. Ama bu yazının anafikri Blue Ocean Strategy yöntemi uygulayın değil, yaratıcılık yapılandırılmış süreçlerle de tetiklenebilir. Benzer başka bir durum için bakınız TBWA’in Disruption toplantıları.)
Kendim de aslında (en azından bugüne kadar geldiğime göre) bir girişimci olduğum için her zaman yaratıcılıkla girişimciliğin bir bağlantısı olduğunu düşünürdüm. Yaratıcı insanlar, yeni fikirleri deneme riskini alan insanlar girişimci olur. O zaman her çalışanımızı bu girişimci ruhla donatabilirsek kimbilir ne kadar yaratıcı fikirlere yelken açarız…
Seth Godin’in kendine özgü MBA programı katılımcılarından Allen Young’ın girişimcilik ile ilgili önemli bir saptaması var. Girişimci diyor, bir, satış konusuna karşı içinden gelen direnci yenebilmiştir; iki, “scaling effect”in (boyut etkisi diye çevirdim) farkındadır. Bu ikisini başaramayanlar bağımsız bir hobi sahibidir aslında girişimci değil. Cadde kenarında bir butik veya Zara zincirinin sahibi olmak arasındaki fark budur.
Kendime mesaj: kendimi yaratıcı bir girişimci (her eğitim programımızı çalışa çalışa özene bezene çok yaratıcı fikirlerle yaratıyoruz ve beğeninizi kazanıyoruz) diye tanımlarken, sadece bağımsız bir hobi sahibiymişim meğer.
Size mesaj: Şirketlerde her seviye çalışanda yaratıcı girişimciliği teşvik ederken, bağımsız hobi sahibi seviyesinde bırakacak fikirleri de teşvik edelim ama gerçekten değer getirecek, esas girişimci fikirleri de ayırt etmeyi becerelim.
Kurumsal yaşamın krizden dolayı iyice zorlandığı ve rekabetin iyice arttığı bu dönemde yöneticiler çalışanlardan yeni fikirler istiyor. Bu arada fikrin bini bir para. Seth Godin geçen gün blogunda yine yazdı. Sorusu “are you an initiator?” Hayata geçirme, yeni birşey başlatma o kadar kolay değil. Yoksa yapılması gerekenler belli. Ve artık aşağı yukarı herkesin nelerin yapılması gerektiği ile ilgili bir fikri var.
Son iki ayda böyle bir başlangıç yaptınız mı? Yoksa genelde ortamda oluşan meselelerle başa çıkmak üzere mi vakit geçiriyorsunuz? Daha ziyade reaktif misiniz? Böyle başlangıçlar yapan bir insanı yakalarsanız kaçırmayın derim. Muhtemelen aynı zamanda acayip yaratıcı bir kafası da vardır.
Kendinizi de bu konuda sorgulayın derim. Artık gerçekten değer yaratan bir şeyi başlatmanın, hayata geçirmenin vakti gelmiş olabilir. En son ne zaman o çok gurur duyduğunuz ve iyi yaptığınızı düşündüğünüz işinizde yeni ve değer katan birşeyin başlangıcını yaptınız?
İş ortamında iş-yaşam dengesi konuları konuşulmaya başlanıp, aynı hızla kapanırken, ev ortamımızda birden eşim fotoğraf makinesi almak üzere kenara bin dolar ayırdığını söyledi. O an bir çığlık attım ve sanki eşim “dün başka bir kadınla birlikte oldum” demiş gibi bir tepki vermişim.
Fotoğraf makinesi lafıyla birlikte birden gözümün önünde bir film şeridi geçti: eşim, bir takım fotoğraf makinesi sahibi arkadaşlarıyla birlikte vapura binip adaya gidiyor, erguvanların resmini çekiyorlar; bir takım sahneleri “ne kadar müthiş” diye yakalıyorlar; günlük konuşmalarında “ışık çok güzel” gibi sözler geçiyor; bunun üzerine bir saat konuşup sonunu da teknik bir lens büyüklüğü sohbeti ile bağlıyorlar. Bu önemli bir gündem haline geliyor günlük hayatta. Bu arada eşim sanat söylemleri, anlamlı sanat üretebilmek ve yaptığı ah ne yüce birşey ve bunu anlamayanlar ah ne aciz inancıyla yaşamını sürdürüyor. Daha da kötüsü yaptığı şeyler ne yazık ki etrafa değer katacak güzellikte değil. Tabiri caizse “kötü işler.” Üstelik iş hayatını da bırakmak üzere. “İş hayatındaki bir takım ilişkiler ne kadar kötü ve kurumsal yaşam insanı ne kadar kısıtlıyor aslında ve öldürüyor” diye söyleniyor…
Bu arada geride sonuç üretilmesi gereken gerçek bir hayat var, iyi ve kötü taraflarıyla. Ve ne yazık ki bu hayatta faturaların ödenmesi gerekiyor.
Benim tepkim bunaymış meğer.
Hugh MacLeod yaratıcılık için sekizinci sıradaki önerisinde “keep your day job” (işinize devam edin) diyor; bunu da “sex and cash” teorisi ile de açıklıyor. Yaratıcı bir insanın genelde iki işi olur: birisi seksi/yaratıcı olan, öbürü de faturaları ödeyen, para getiren. O yüzden kendi ufkunuzu geliştirecek işleri yapabilmek için para getiren işi sürekli kenarda tutun, diğer vakitlerinizde de o yaratıcı, beğendiğiniz, bütün benliğinizle sarıldığınız işi yapın. Yaratıcı iş, gerçekten başkalarına da değer katacak kadar iyiyse, kendiliğinden sizi geçindirecek bir değere de sonradan bürünebilir, hem de siz pek uğraşmadan. Doğrudan o yaratıcı ve seksi işi yapacağım diye para kazandığınız işinizden ayrılırsanız üstün derecede iyi de değilseniz nakit yaratamayıp telef olmak işten bile değildir. Kalın harflerle yazdığım buradaki kritik mesele.
Çalışanlara önerim, ya da çalışma hayatına gireceklere önerim: işinize girin, beğendiğinize giremiyorsanız, herhangi bir işe girin (cash). Beyninizi ve benliğinizi doyuracak ikinci işi kalan zamanınızda yapın (sex). Nereden bulacağız o zamanı? Kimse kolay olacağını söylemedi. Daha fazla çalışmanız gerekiyor, ancak ikincisi zaten ruhu o kadar doyurucu ki çalışırken yorulmuyorsunuz, öbürü ise geçiminizi sağlıyor.
Biz yöneticiler için: oturduğu pozisyondaki iş, o çalışanınınız için “cash” işi ise, çalışanlarınızı diğer zamanlarda daha yakından tanıyarak veya keşfederek, “sex” işi veya uğraşı bulabilecekleri platformu aynı iş ortamında ya da çevresinde yaratın. O tatmin ve keyif duygusunu yaşamayı tetikleyecek insan yine kurumundan çıkmış olsun gerekirse. Böyle bir yaratıcı hobisi/işi olmayan insanları da zorlayın bu kanala yönelsinler, bir seksi uğraş bulsunlar. Bulabilirler merak etmeyin–illa ki herkesin içinde bir yaratıcı çocuk gizli çünkü, sonradan böyle oluyoruz. İkinci işteki yaratıcılık muhakkak “cash” işe de zamanla yansıyor. Örneğin kurumlardaki sosyal aktivite kulüpleri bunun için başlangıç olabilir, ancak hakkını verdirirseniz.
Not: Tabii eşim ilk paragrafta tarif edilen film sahneleri seviyesine hiç gitmedi, gitmez de büyük ihtimal ama benim o günkü tepkim sanırım o sahnelerin gözümün önüne gelişi ve ardından düşülecekmiş gibi gelen “kurban” muhabbetiydi.
Son zamanlarda yaratıcılık ve yeni fikir üretme üzerinde çalışıyorum, yine müşterilerimizin yönlendirmeleriyle. Demek ki kurumsal hayatın buna ihtiyacı var. Hugh MacLeod konuyu herkesin anlayabilecegi parçalara bölerek yaratıcılığın üzerine, ilki “ignore everybody” (ben “başkalarını kaale alma, yorumlarını boşver ya da yok say” olarak aldım) olmak üzere 39 tane, uygulanabilir ipucu vermiş (kitabın ismi de bu zaten). Sizin için zevkini yitirmesin diye, kitabı önerip onun 39 toplu önerisinden benim genel çıkarsamalarımı yazacağım. Sonra her öneri için ayrı bir küçük yazı yazarım belki.
Çalışanlarının daha yaratıcı düşünmelerini isteyen yöneticiler için yapılacak şey: izin ver, çıktığında yakala o yeni fikri, duymazdan gelme. Çalışanlarını küçük kağıtçıklarla dolaşmaya teşvik et. Diğer taraftan geliştirmelerini istedikleri süreçler için bilinçli olarak fikir üretmelerini iste (bunun için bilinçli bir şekilde zaman ayır/ayırt, yapısal bir süreçten geç, yaratıcı düşünme teknikleri “altı şapka, şeytanın avukatlığı” gibi teknikleri o toplantıda uygula). Genel olarak “yeni fikirler istiyorum” deyip bekleme.