Şensezgin Kurmuş » Flow

 
»
M
E
N
U
«
Seth Godin Linchpin
13 Mayıs 2010, Zeynep Kurmuş

Seth Godin’in yeni kitabı Linchpin kurumlarda vazgeçilmez olmak üzerine. Godin her insanın kurumlarda vageçilmez olacak, o kurum içinde vazgeçilmezliğinin hakkı verilmezse de kendi başarısıyla bağımsız olarak (kendi şirketiyle mesela) ayakta durmayı başaracak bir gücü, daha doğrusu potansiyeli olduğuna inanıyor. Bunun üzerine oynamayı salık veriyor. Teşvik etmeye çalışıyor.

Beni en çok vuran ise her karşılaşma anında “sanat” yapmak, üretmek kavramı. Her karşılaşma anını öyle bir değerlendirin ki karşınızdaki insan veya insanlarla özel bir bağlantı kurun, karşınızdakine değer katacak, eşsiz bir deneyim yaratın. O zaman bu deneyimin peşinden koşacak, bu değeri arzulayacak ve takdir edecek bir taraftar kitlesini de yavaş yavaş oluşturursunuz. Bu taraftar kitlesi (potansiyel) müşterileriniz, tedarikçileriniz, iş ortaklarınız olacaktır. Sanatınız muhakkak farkedilecek ve takdir edilecektir. Seth Godin’den benim çıkarsamam bu. Tabii ki yöntemleri ile ilgili detayları ve diğer değişkenleri sabit tutarak bu kavram ne anlama geliyor, kitabın tamamını okuyunca bulacaksınız.

Her karşılaşma anında “sanat” üretmek ise bence öncelikle şu üç şeyi istiyor:

  1. Özen: elinin kenarıyla değil, tüm dikkatinle yapmak, elinin kenarıyla yapılacak basitlikle bir iş dahi olsa.
  2. Benlik: yapma anında tüm benliğini akıtmak, o sırada başka şey düşünemeyecek kadar yoğun odaklanmak (Csikszentmihalyi’nin “flow” kavramını hatırlayın) ve bu sırada muhakkak kendinden bir renk katmak.
  3. İmzanı atmak: aynen sanatçının yaptığı gibi iş bitiminde bu benim işim diye imza atmak, imzanı atabilecek kadar o karşılaşma anını sahiplenmek.

Lütfen müşteri hizmeti anlarında bu üç şeyi deneyin, inanılmaz sonuçlar elde edeceğinizi göreceksiniz. Müşteri hizmeti işi bir sanattır. Üçer, beşer onar, otuzar, yüzer dakikalık sanatlar. Çalışanlarınızı iç ve dış hizmet anlarında kendi sanatlarını üreten sanatçılar haline getirin. Getirelim.

Mutluluğun kontrol listesi
26 Haziran 2009, Zeynep Kurmuş

Paul Martin Making Happy People kitabında diyor ve ben de görüyor ve inanıyorum ki; mutlu insanların ortak özellikleri şunlarmış, ben kendimce çevirerek yazıyorum, isteyenlere yanında İngilizcesi de var. Martin 18 tane madde sıralıyor herhangi bir öncelik sırası olmadan, ben kendi seçtiğim ilk beş tanesini bu yazıda paylaşıyorum. Diğerleri belki sonra…

Bağlantılı olmak: (connectedness)

Başkalarıyla yakın ilişki kurabilmek, kurmuş olmak, gerçekten yakın ilişkide olduğun insanların sayısı, sadece merhabalaşmak değil, derin ilişki, kişisel ilişkiler, hani o bir elin parmağını geçmez dediğin cinsten ilişkiler.

Eyleme çağrım: Geçsin. Yatırım yapın ilişkilerinize, ilgilenin arkadaşlarınızla, eşinizle dostunuzla, beklemeyin onlardan gelsin diye, başlatın, arayın sorun, onlara da iyi gelecektir bağlantılı olmak.

İş ortamı için: İnsanların birbirleriyle bağlantı kurabilecekleri ortamlar yaratın, yöneticiler olarak birbirinizle vakit geçirin (en azından bir başlangıç), bağlantı kurmak adına herkese herşeyi “cc” yapmayın, işlemez. Her bağlantı ortamında gerçek ilgi olması gerekiyor.

Aşırı endişeden uzak olmak: (freedom from excessive anxiety, fretting only when there are good reasons to fret)

Adı üstünde gerçekten endişelenmeyi gerektirecek bir durum olduğunda endişelenmek.

Eyleme çağrım: Endişelenmeyin, gerçekleri görün, perspektifinizi zorlayın.

İş ortamı için: Belirsizlik durumları en endişe verici durumlar, 2009’da bunun çalışanlar üzerinde etkisini, hem de mutsuzluğa götüren tarafını gördük. İnsanları belirsizlik durumlarında bırakmayın. Herşeyi açıkça paylaşın, durum gerçekten belirsizse, belirsizlik durumunu dahi paylaşın. Yoksa bilgi olmayan ortamda insanlar kendi bilgilerini üretecekler, yazacaklar, felaket senaryolarını oluşturacaklar, inanacaklar ve daha da endişelenecekler.

İletişim beceriklisi olmak: (communication skills)

Mümkün olan tüm kanallardan bilgi, duygu ve düşünceleri doğru alabilmek, algılayabilmek, ve kendi bilgi, duygu ve düşüncelerini doğru iletebilmek.

Eyleme çağrım: Şu iletişim işini öğrenin. Kendinizi etkin (net ve doğru, şeffaf) ortaya koyun. Başkalarından açıklıkla geribildirim alın, size bir şey söylemesi kolay olsun.

İş ortamı için: Aynen.

Kendi dışına odaklanmak: (outward focus)

Sürekli ne oldum, ne olacağım diye kendine odaklanıp karalar bağlamak yerine, daha ziyade çevrendekiler ve etrafındaki dünya hakkında düşünmek, onlara değer katmak üzere kafa yormak.

Eyleme çağrım: Şimdi hakkımda ne düşünecekler düşüncesi geldiğinde at. “Ben ne olacağım” diye düşünüp bir cevap da bulamıyorsan, dışarda ilgini çeken bir alana veya ihtiyacı olan birine yardım etmekle başla.

İş ortamı için: Yöneticiler olarak hizmetin akış yönünü unutma. Kendine odaklanıp, “ne güzel oldum” diye düşünmek yerine, ekibim olsun diye ben ne yapabilirim, nasıl yardımcı olabilirim, diye kafa yor.

Mizah: (humour)

Kendine ve hayatın saçmalıklarına gülebilme becerisi.

Eyleme çağrım: Kendinle dalga geç. Otur yaz ne matrak, saçma tarafların olduğunu, eğlen.

İş ortamı için: Kendini değil yaptığını ciddiye al. Kendinle dalga geç. Hatta herkesin önünde. Başkalarıyla ise asla.

Düzenli “akıp gitme” tecrübeleri yaşamak: (regular experience of flow)

Geçtiğimiz yazılarda değinmiştik. Eyleme çağrısı bir önceki yazıda.

Dayanıklılık: (resilience)

Zor durumlarla yıpranmadan yıpratmadan başa çıkabilme becerisi, yere düşse de tekrar kalkabilme ve devam edebilme, gerektiğinde bir sonraki diyebilme becerisi.

Eyleme çağrım: Dayanın.

İş ortamı için: Bu konuda kendinizi geliştirin, hem kendiniz, hem etrafınız için. Şensezgin-Kurmuş’un yıpranmadan yıpratmadan programına katılın. (ee bir kerelik de bir reklamımız olsun)

Eyvah ilk beş dedim, yedi olmuş. Diğerlerini belki Paul Martin’in ağzından takip etmek istersiniz. Bırakıyorum.

Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm,
ölsem gam yemem gayri
26 Mayıs 2009, Zeynep Kurmuş

Bu söz (ve ifade ettiği memnuniyet hali), ilk Nazım’in dizeleriyle gözümde canlanmıştı. Bugün geldiğim noktada, bu cümleyi gerçekten hissederken, nasıl olup da buraya vardığımı ve hatta hergün bunu aşağı yukarı hissettiğimi çözdüm. Adı konulmuş.
Son bir senede üzerinde çalıştıklarım arasından üç kitap bunu değişik şekillerde açıklıyor. Üçü de çok derin araştırma sonuçlarıyla beraber ortaya konulmuş, sadece kişisel görüş değil. Yani yol net, yapılacaklar ortada. Bize de doğrusu yapması kalıyor.

Üç kitap:

  1. Flow
  2. Stumbling On Happiness
  3. Making Happy People

Bu yazının konusu flow. Diğerleriyle ilgili de yazacağım ileride. Flow’u ben “akıp gitme” hali diye çevirdim. Günlük hayatındaki iştigal alanlarında ne kadar çok “flow” halini yaşıyorsan, o kadar tatmin, o kadar doygun, o kadar kendini gerçekleştirmiş ve mutlu oluyorsun. Günlük hayattaki örnek iştigal alanları: iş, aile ile vakit, yemek, seks.
Akıp gitme halinin yedi temel özelliği var. Mihaly Csikszentmihalyi bilgisayar oyunundan örnek vererek aktarmış (eşim oyunlarla akıp giderdi de anlamazdım, şimdi biliyorum, taşınma işini gerçekleştirdikten sonra sonra kendine beş gün x 24 saat oyun ödülü verdi. Bir Fallout  3 macerası.)

  1. Odak: o anda başka bir şey yapamaz, aklına getiremez ya da düşünemez olacak kadar yoğun odaklanma, konsantrasyon.
  2. Hedefler: önünde ilerlerken hep sonsuz, uzak ya da ulaşılamayan hedefler değil, küçük, yakın arada varılabilecek hedefler.
  3. Zorlayıcı: ille de kendi kapasitenin üzerinde bir zorlama, elinin kenarıyla yapılacak birşey değil muhakkak yaparken emek isteme, sürekli iyileşme için çaba gösterme.
  4. Geribildirim: sürekli ve anında geribildirim. Yaptıklarının sonuçlarını görmek, ne işe yaradığını anlamak için aylarca beklemeye gerek kalmıyor, nerdeyse hemen sonucu görüyorsun.
  5. Hata kaldırıcı: hatalar oluyor, cezası da var, ancak öldürmüyor, aksine belki geliştiriyor, yeniden deneyebiliyorsun, herşey bitmiyor, ölmüyorsun.
  6. Eğlenceli: yaparken eğleniyorsun, en azından sıkılmıyorsun, sıkıntı akla gelmiyor.
  7. Yarış: muhakkak birisine karşı yarışıyorsun, ya birini ekarte etme, ya bir skoru geçme vs.

Ben farkettim ki işte işimin büyük bir parçası olan eğitim ortamlarında sabah dokuz akşam altı “akıp gitme” halini yaşıyorum. Hatta bir daha dünyaya gelsem herhalde aynı işi yaparım diyorum. Sebep bu olsa gerek. Haftada ortalama dört gün eğitim de bu beslenmeyi sürekli kılıyor.

Her çalışan arkadaşım için de amacımız aynı: bizler işlerimizi böyle kurgulamalıyız. Hep birlikte “akıp gidelim”. İşi yukarıdaki maddelere fırsat verecek şekilde yapılandıralım. Sadece görev tarifleriyle bunu yapmak mümkün değil. Ancak sayın yöneticiler, çalışanlarınız için üzerlerine aldıkları sorumlulukları gerçekleştirme anlarını böyle yapılandırmak mümkün. Bence bir bakmakta fayda var. Sizden bekliyoruz.

Not: Ama kendi mutluluğumuz için yöneticiye bunu havale etmeden fikir üretmek de mümkün.


»  WordPress kullanıyoruz.  »  Ahren'e Ahimsa teması için teşekkürler.
© 2009 Şensezgin Kurmuş. Kaynak göstererek alıntı yapabilirsiniz.