Şensezgin Kurmuş » Hatalar

 
»
M
E
N
U
«
Azgelişmişlik sürecinde Türkiye ve mercimek
2 Temmuz 2009, Zeynep Kurmuş

Geçen gün bir arkadaşımız Anadolu’da gerçekleştirdiği simülasyon bazlı bir eğitim çalışmasında başına gelen olayı aktardı. Çalışmada katılımcılara işin işleyişini yaşatmak için tedarik süreci, basit bir üretim ve dağıtım ağı şirketi olarak modellenmiştir. Mercimekler ürün, kibrit kutuları ambalaj, oyuncak arabalar dağıtım kamyonlarıdır. Simülasyon sırasında ilk birkaç turda zarar eden şirketler hemen maliyetlerini düşürme yoluna giderler. Herkesin ilk aklına gelen çözüm önerisi mercimekten çalmak (yani kibrit kutularını söz verilen miktardan daha az mercimekle doldurmak) olur. Müşteriye teslim edildiğinde mercimekler tartılır ve iade edilir, tabi daha da fazla zarar getirerek.

Hikayeyi duyduğumda bir gülümseme geldi yüzüme; hem anladım, hem de sanırım “işte yurdum insanı” diye geçirdim içimden. Sonra da hemen “neden” sorusu geldi aklıma. Neden ilk akla gelen bu oluyor? Muhtemelen çok derin bir araştırma konusu bu.

Ancak üzerinde okurken, düşünürken ve sohbet ederken, kendimce birtakım birleştirmeler yaptım. Sonuçta vardığım yer modernleşme sürecinde geçerli zihinsel modellerin basit analojilerden doğrudan gözlenebilir sonuçlara ve oradan sistemlere doğru geliştiği. İnsanların önce başağrısına çare olarak ağrının kafadan çıkması için hastanın kafatasına delik açması, zamanla ağrıyı azaltan bitkiler kullanmaya başlaması ve yakın zamanlarda ağrının sebebini bulma çabası değişik yaklaşımları gösteren bir örnek.

Toplum geliştikçe aslen insanların etraflarını doğru anlayabilme, görebilme, modelleyebilme, kavrayabilme yetileri, neden sonuç ilişkilerini görebilme hatta etkileyebilme yetileri gelişiyor. Bu gelişmiş kavrayış düzeyi üzerine, gelişmiş toplumlarda, toplum için tercih edilecek sonuçları kişinin çıkarıyla uyumlu hale getirecek ödül ve ceza sistemleri de doğru ağırlıkta ortaya konunca, bir bakıyorsunuz kabul edilebilir davranış hem bireye hem topluma katkısı olan davranış haline geliyor. İlk akla gelen de mercimek çalma yerine doğru hizmet kalitesi sunma, ek değer katmaya uğraşma oluyor. Çünkü mercimekten kısmanın bedeli çok çok ağır. Kısmamanın getirisi de fazla.

2009’un bu etkinlik, maliyet odaklılık gibi stratejik önceliklerinin ortada olduğu bu dönemde bu hikaye bizim için ne ifade ediyor?

Acaba bizim çalışanlarımız da bu durumda mı? İlk akıllarına gelen mercimekleri eksiltmek mi? Gerçekten büyük resmi görebiliyorlar, işi doğru modelleyebiliyorlar mı? Yoksa yeterince berrak kavrayamadıkları için sadece sonuçların etkilerini mi gideriyorlar sebeplere inmek yerine, mercimek gibi? Bizim şirketimizde olayı yukarıdaki şekildeki gibi mercimekle halletmemenin ödülü var mı? Çalışanlarımız gerçekten içlerinde bulundukları dünyayı anlıyor, kavrıyorlar mı?

Eyleme çağrım: mercimek örneğini ortadan kaldırmak için:

  • Çalışanlarımızı etraflarını doğru algılayabilecek ve modelleyecek şekilde beslemeliyiz. İçinde bulundukları işi ve dünyasını doğru kavramalarını sağlamalıyız öncelikle. Yöneticiler olarak ilk önceliğimiz bu olmalı.
  • (Yine yöneticiler olarak) En azından şirket toplumu içinde neyi takdir ve teşvik ettiğimizi doğru kurgulamalıyız ki tercih edilen davranış ilk akla gelen davranış olsun. (“şirket toplumu” içinde diyorum çünkü dış dünya yine Türkiye).
Söylemeye değer birşeyiniz yoksa konuşmayın
21 Mart 2009, Zeynep Kurmuş

Bazen kendimizi göstermek adına gülünç duruma düşebiliyoruz. Tabi ki her konuda fikrimiz var ve paylaşmak istiyoruz, ancak atalarımız çok temel bir meseleye parmak başmışlar. Sükut altındır. Gerçekten ortama ek değer katmayacak ya da bir yere gitmeyecek bir şey söyleyecekseniz ağzınızı açmayın. Hem kendiniz kazanırsınız, hem de ortam.

Ek değer ne demek?:

  1. Konuşma ortamında başkalarının aklına gelmeyecek ya da düşünmemiş oldukları birşeyi söylemek (yani sırf sırayı kapıp söylediğiniz için kimsenin söylemediği birşeyi söylemiş olmak değil, gerçekten kimsenin söyleyemeyeği bir şeyi söylemek)
  2. Konuşma ortamında gelinen yeri bir adım öteye götürebilen bir şeyi söylemek, tekrar tekrar aynı şeylerin etrafında dönmek yerine.

Eğer bu ikisi yoksa susun.

Bir yere gitmemesi ne demek? Eğer söyledikleriniz herhangi bir yere işaret etmiyorsa, bir eyleme çağrısı yoksa; bir başka deyişle sizi dinleyen konuşmanız bittiği anda sanki karşınızda iki kolunu iki yana açmış “eeee? yani?” diyecek gibiyse de konuşmayın, söylemeyin, susun. Bu sahneyi gözünüzde canlandırın şimdi. Önemli olan konuşurken eş zamanlı olarak acaba böyle bir etki yaratıyor muyum diye kendinize sorabilmek.

Sıradan bir örnek: koltuklarda toplantı halinde oturmuş önümüzdeki haftanın programını konuşuyoruz. O sırada, konuştuğumuz kişinin yöneticisi yanımızdan geçiyor. Kişi yöneticisini çağırıyor ve diyor ki “Merhaba, Zeynep Hanımlar burada. Biz de gelecek haftanın programını konuşuyorduk,” Sonra susuyor. Yöneticide sessizlik. Herhalde sahneyi canlandırmışşınızdır, iki kol yana açık “eee.”
Kendimizi göstrmek adına gülünç duruma düşmeyelim, çok kısıtlı vakitlerimizi öldürmeyelim.
Tabi evde, arkadaşlarla yani yapı gerektirmeyen diğer iletişim ortamlarında geyiğe açığız. İstediğiniz kadar konuşun eğer dinleyeniniz varsa.


»  WordPress kullanıyoruz.  »  Ahren'e Ahimsa teması için teşekkürler.
© 2009 Şensezgin Kurmuş. Kaynak göstererek alıntı yapabilirsiniz.