Burada bizimle ilgili genel bilgileri bulabilir, yeniliklerden haberdar olabilir ve blogumuzu takip edebilirsiniz. Önerileriniz ve yorumlarınızı .
İletişim bilgilerimize buradan ulaşabilirsiniz.
E-bavul bültenimize üye olup arada sırada bizden haber alabilirsiniz. (tabi ki bilgilerinizi hiçbir şart altında kimseyle paylaşmayacağımıza ve size anlamlı ve işe yarar şeyler göndermek için elimizden geleni yapacağımıza söz veriyoruz.) Buradan üye olabiliyorsunuz.
Alain de Botton’un ağzından Proust’u okurken, kendini ifade ederken klişelerin tuzağına düşmenin, insanlarda en kaldıramadığım, en üzüldüğüm (yazık, kendi görüşlerini üretemeyecek kadar niye kısır bu yaşantılar, niye boş bu zihinler diye üzüldüğüm), en kızdığım (eyvah, ne kadar komik olduklarının farkında değiller ve bunları etkileyici sanıyorlar diye kızdığım) şey olduğunu farkettim.
Issız Adam filmi ilk sahnesinden son sahnesine kadar insanlar arasındaki ilişkileri sadece klişelerle ifade ederek beni çok güldürmüştü. Sonunda “izleyicisine ithaf edilmiştir” lafı ile, filmini bu klişeleri gerçek ve iyi bulan seyirciye ithaf ettiğini söyleyen Çağan Irmak beni çok etkiledi ve takdirimi kazandı. Böyle bir ithaf çok ince bir espri anlayışının eseri olabilir ancak.
Yöneticiler olarak bizim de komik olmamak için dikkat etmemiz gerekiyor. Ekibinizi bir yöneticilik senaryosunun klişeleriyle yönetiyor olabilirsiniz. Bu dışarıdan bakınca çok komik görünür. Hatta bu yaşadığınız senaryonun söylemlerinin kendinize ait ve gerçek olduğunu da düşünüyor olabilirsiniz. Bu daha da gülünç bir duruma düşürür sizi.
Klişelerden uzak durduğunuzda (söylem ve yönetsel eylem olarak), hem samimiyetiniz hem de gerçek yöneticiliğiniz/liderliğiniz ortaya çıkacak. Unutmayın.
Günlük dil ve eylemlerinizi takip edin. Klişelerin tuzağına düşüyor musunuz? Klişeleri ortaya çıkartmaya en yatkın alanlar bence IK, liderlik, pazarlama ve danışmanlık.
Aman dikkat. Komik olmayın.
Geçenlerde Hürriyet’in İnsan Kaynakları ekinde gördüğüm bir ilan beni çok etkiledi:
Graphic Designer Comprehend that design in any field principally depends on creating ideas Experienced at what a great idea is, how it is created, and understand that the value of an idea does not at all lie in the medium, but in its very own power Know that BTL is not below the line, but is the basis of brands, not at all less significant than ATL Believe in the fact that great design is not confined to one’s capabilities, and is closely related with one’s understanding of the world Aligned to the work, not to working hours Confident enough to believe in self under all circumstances, yet modest enough to appreciate the role of a team in the creation of great ideas Considerate enough to listen to others Define self first and foremost as a designer although their professional background and position deserves titles such as art director, senior art director or creative group director (Hürriyet İK, 15 Kasım 2009, sayfa 6)
Graphic Designer
(Hürriyet İK, 15 Kasım 2009, sayfa 6)
Etkilenmemin birkaç sebebi var.
Bu bilgilendirme sonradan mesele olacak yönetsel ve davranışlar tuzakları daha iş ilanı seviyesinde öngörüyor ve bundan anlayacak olgunluktakileri ortama davet ediyor. İnanılmaz bir zaman kazancı.
Bugün yöneticilerin zamanlarının çoğu yukardaki meseleleri “mesele” edinen çalışanları tekrar iş ortamına ve odağına çekip motive etmekle geçiyor. Buna da bugün insan yönetimi deniyor. Daha ilan seviyesinde bunu yönetmeye başlamak bence harika bir fikir. Ve şu ana kadar gördüğüm tek örnek (dikkatinizi çekerim bu ilanda çoğu yerde gördüğümüz takım çalışmasına açık yenilikçi düşünecek gibi şeyler yerine tüm bu kavramların o iş pozisyonunda gerçekten ne anlama geldiğini gösteren açıklamalar var. Tam o işe özel. O yüzden başarılı.)
Şimdi sıra seçim aşamasında. Adaylar arasından gerçekten buna en uyanı ayırt etmek gerek. Bol şans ve başarılar dilerim. Çünkü ayırt etmek o kadar da kolay değil. İşe alım süreçleri bu tür yaklaşımları ortaya çıkartacak uzunlukta değiller. Adayda bunların bazılarını görmek için birlikte bir süre çalışmak gerekiyor. İyi planlanmış dedenem sürelerinin bu konu da çok yararlı olduğunu düşünüyorum. Hele ki yolun başında beklentiler üzerinde anlaşılırsa.
Not: Çalışmaya başlamadan da adayların bu tip “hayata bakış meseleleri” artık bazı araçlarla anlaşılabiliyor. Bu konu hakkında özel sohbet etmek isterseniz bizi arayın.
Geçenlerde oğlumun okulunda okul aile birliği seçimlerine gittim.
Okul aile birliği yöneticileri velilere ve öğretmenlere yıl içinde yaptıklarını anlattıkça ortaya birlikte olmaktan keyif almış, güzel sonuçlar üretmiş, tekrar aynı şekilde çalışmaya motive ve hazır bir grup resmi çıktı. Her üye aynı iyi duyguları sanki önceden ağızbirliği yapmış gibi tekrarladı.
Görümcem diye söylemiyorum ama başkan Zeynep Hürbaş’ın müthiş bir takım oluşturma örneği ortaya koyduğunu düşünüyorum. Hiyerarşik gücünü kullanmadan iş yapılan bir ortamda bu kadın nasıl bu ekibi yarattı, bu ekip nasıl bu kadar bağlı, şevkle yeni senenin yoğun çalışmalarını göğüslemeye hazır bir durumda ortaya çıktı? Bu arada hiyerarşik güç kullanmadan sonuç üretmek sivil toplum kuruluşlarında zaten şart, ama görev tanımınızın ötesine gitmek istediğiniz her organizasyonda da aynı derece gerekli bir beceri. Aslında cevap tipik liderlik prensiplerinde:
Üstelik de Zeynep komik. Sevilebilirlik (likeability) her zaman yararlıdır (lütfen etkileme etiketli blog yazılarımıza çıktıkça bakınız)
Üst düzey yönetici arkadadaşlarımdan biri Ramazan girişi kendi yoğunluğunu aktarırken, işçilerle üretim hattına olduğunu, tüm gün birlikte çalışarak ürünleri yetiştirdiklerini, ayaklarına karasular indiğini, biraz da şikayet ederek anlatıyordu. Kolay değil, kendi başına 350 kilo börek açmıştı.
Anlatırken kendi gözlerindeki ışığın farkında değildi.
Sonra da ürünler yetişince yorgunluk atmak için iki kilo baklava söylediğini, beş çayında hep beraber baklava yiyip sonra eve gittiklerini ekledi. “Çay olmazsa o yorgunluk da çıkmazdı” dedi.
Bugün rakipleriyle ve hatta kendi bulunduğu firma içinde benzer iş birimleriyle karşılaştırıldığında (bu yöneticinin biriminin), aynı işi yapan birimlere göre işçi maliyeti çok daha düşük, işten ayrılma oranları çok daha düşük, operasyonel verimliliği çok daha yüksek. Sayıları bunu gösteriyor. Çalışanlar başka türlü şevk ve etkinlikle çalışıyorlar.
Bugün motivasyonu performansa dönüştürmenin ne olduğunu bu örnekte görüyorsunuz. Aslında görünen köy kılavuz istemez. Ancak biz yöneticiler nedense gittikçe doğrulardan uzaklaşabiliyoruz zaman zaman!
Organizasyonlarımız içinde kurgulanmış ilgi ve ödüllendirme sistemleri çok doğal olarak yapmamız gerekenleri bulandırabiliyor. Temel felsefeyi lütfen kaçırmayalım.
Liderlik başlığı altında toplayabileceğimiz yetkinliklerin önemli alt açılımlarından biri doğru iletişim kurabilme yeteneği. İletişim fırsatlarınızdan liderliğinizi pekiştirmek, güçlendirmek, korumak için de faydalanmak isterseniz üç tamamlayıcı eyleme çağrımız var:
İletişim ortamlarında verdiğiniz mesajlarınız; 1. Kuruma/ ekibe/ misyona bağlılığı pekiştirsin 2. Bir şey öğretsin 3. Kendine saygıyı güçlendirsin
En önemlisi de bu üçlüden birini başarmak için diğerlerinden taviz vermeyin. (Bir şey öğretmek için kendine saygıya zarar vermek gibi)
Ya ben bu konuda fazlasıyla kuvvetli bir görüş sahibiyim, o yüzden dikkatimi çekiyor, ya da son zamanlarda gerçekten daha sık karşılaşıyoruz. Çoğu çok uluslu şirketlerin ya da yerel olup da uluslararası iş yapan grupların, çok iyi yetişmiş, kurumlarına göre yüksek performanslı insanlarının, memlekete örnek olacak firmaların, dilleri gittikçe yabancılaşıyor. Bize değer katacak olanlar, bizi ileriye götürecek olanlar, bizden uzaklaşıyor.
Çok ulusluluk çok dillilik getiriyor. Bunu kucaklayalim, her ülkede dil engeliyle karşılaşmadan sonuç üretebilelim, çok güzel. Ancak çok dillilik hiçbir zaman yarım dillilik olmamalı. Türkçesini getirememe tembelliği en büyük düşmanımız olmalı. Tamam teknik terminolojide yabancısını, Türkçesini söyledikten sonra devam edelim, ancak “discover etmek, structure etmek, başka bir concern de, deadline’lara uyalım, retain etmek” kabul edilebilir değil. Karşındakine önem vermeme, anlamaya tenezzül etmeme, doğru aktarmaya yeltenmeme demek. O zaman anlaşılmayı, hayran kalınmayı da beklemeyelim. Bu bir güç değil, güçsüzlük belirtisi adeta.
Lütfen kendimizi zorlayalım. Artık kelimesi yoksa, unutmuşsak, tekrar hatırlayalım, ya da yenisini öğrenelim. Okuyalım. Başka çaresi yok.
Kelimesi aklına düşmezse düşüncesi de yoktur. Dilin yoksa fikrin de yok. Ben ona üzülüyorum.
Not: Bir yerde okudum: “Das hertz bleibt immer jung”. Aklıma ingilizcesi geldi: “The heart stays young forever.” “Kalp hiç yaşlanmaz. Kalp hep genç kalır” diye doğrudan tercüme ile konuşurken/okurken, görüyorum. Nermi Uygur “gönül kocamaz” diye çeviriyor, ağlıyorum yitirdiğim dilimizin güzelliğine.
Olumlu hisler yaratmak bu kadar kolayken niye bu kadar zorlaştırıyoruz?
Sahne: Çok sevdiğimiz bir lokanta. Ali’nin de favori yiyeceklerinden, bir İskender mekanı. Sürekli gidiyoruz. Çok fazla beklentimiz yok, yarım saat geçiriyoruz, yemeğimizi yiyiyor çıkıyoruz. O gün iyi gelmedi tadı dönerin, kötü de değil, yedik. Çıkarken de kasanın (patron oturuyor), ustanın ve garsonun önünden geçerken-hepsi aynı iki metre mesafedeler-paramızı ödeyip iyi günler diledikten sonra yürürken “bugün kötüydü biraz döner” dedik.
Dediğimiz anda üstüste üç tane “hayır efendim olur mu, yeni kestik, soğutmuş yemişsinizdir, dönerimiz hep çok taze, olamaz öyle birşey” gibi savunma ve azar işittik. Üzülüyorum aklımızı nereye yorduğumuzu görünce. Sıkıldık, sinirlendik, çok uzun zamandır gitmiyoruz. Onlar farkında değiller gitmediğimizin, bizleri kaybettiklerinin, hatta bloglara konu olduklarının.
Basit bir “çok üzüldük.” yeter. “Yapabileceğimiz birşey var mı?” ile takip eden. Ne diyebiliriz ki? Zaten çıkıyoruz, bilgilendirmek amaçlı söylemişiz gayri ihtiyari, hiddetle bağırarak gelmemişiz karşılarına. “Dikkat etmek gerekir” diye söyledik diyeceğiz, onlar da “Sağolun uyardığınız için, bizi düşündüğünüz için” diyecekler. “Yine bekleriz.” Ne kadar basit ve yarattığı etki ne kadar olumlu ve gelecek için ne kadar daha sağlam.
Üzgünüz. Üzgünüm. Üzüldük. Çok basit.
Ters giden bir iletişim, kapanmayan bir konu, bağıran eleştiren çalışan, bağıran, eleştiren yönetici, sıkılmış kızgın eş. Eğer birlikteliğiniz devam edecekse lütfen söyleyin şu sihirli sözleri, ilk ağzınızdan çıkan bu olsun. Haklı haksız, “haddine mi, nasıl böyle şeyler söyler, kim olduğunu zannediyor, ne kadar çirkin” gibi düşüncelere girip doğrudan savunmaya veya saldırıya geçmek yerine.
Deneyin “Üzgünüm” diyebilmeyi. Ama ilk ağzınızdan çıkan olarak. Bin türlü laftan sonra geldiğinde bir anlamı yok.
Bazen kendimizi göstermek adına gülünç duruma düşebiliyoruz. Tabi ki her konuda fikrimiz var ve paylaşmak istiyoruz, ancak atalarımız çok temel bir meseleye parmak başmışlar. Sükut altındır. Gerçekten ortama ek değer katmayacak ya da bir yere gitmeyecek bir şey söyleyecekseniz ağzınızı açmayın. Hem kendiniz kazanırsınız, hem de ortam.
Ek değer ne demek?:
Eğer bu ikisi yoksa susun.
Bir yere gitmemesi ne demek? Eğer söyledikleriniz herhangi bir yere işaret etmiyorsa, bir eyleme çağrısı yoksa; bir başka deyişle sizi dinleyen konuşmanız bittiği anda sanki karşınızda iki kolunu iki yana açmış “eeee? yani?” diyecek gibiyse de konuşmayın, söylemeyin, susun. Bu sahneyi gözünüzde canlandırın şimdi. Önemli olan konuşurken eş zamanlı olarak acaba böyle bir etki yaratıyor muyum diye kendinize sorabilmek.
Sıradan bir örnek: koltuklarda toplantı halinde oturmuş önümüzdeki haftanın programını konuşuyoruz. O sırada, konuştuğumuz kişinin yöneticisi yanımızdan geçiyor. Kişi yöneticisini çağırıyor ve diyor ki “Merhaba, Zeynep Hanımlar burada. Biz de gelecek haftanın programını konuşuyorduk,” Sonra susuyor. Yöneticide sessizlik. Herhalde sahneyi canlandırmışşınızdır, iki kol yana açık “eee.” Kendimizi göstrmek adına gülünç duruma düşmeyelim, çok kısıtlı vakitlerimizi öldürmeyelim. Tabi evde, arkadaşlarla yani yapı gerektirmeyen diğer iletişim ortamlarında geyiğe açığız. İstediğiniz kadar konuşun eğer dinleyeniniz varsa.