Şensezgin Kurmuş » Kriz

 
»
M
E
N
U
«
Bir çay daha alabilir miyim?
2 Mart 2010, Zeynep Kurmuş

Ali ile, Avatar’ı (mavi adamlı film değil, havabükücülü olan) izliyoruz. Prens Zuko’nun amcası çok gergin, herkesin birbirine saldıracağı, felakete gebe bir karşılaşma anında, “bir çay daha alabilir miyim lütfen?” diyor. Prens Zuko nasıl böyle tepkisiz kalabilirsin diye sinirleniyor. Herkes gergin bir bekleyiş içindeyken amca çay çeşitlerinin hangisinin hangi ortamda daha lezzetli olacağını söyleyerek devam ediyor.

Ne kadar güzel bir ara.

Aklın devreye girmesini engellemek yerine, delirmeden akıllıca düşünülebilsin diye hem kendine hem de başkalarına fırsat vermek.

Zor bir anda kimseye tehdit oluşturmayacak, kimsenin birbirine laf söyleyerek daha da köpürmesine mahal vermeyecek bir ortam yaratmak.

Doğru anlarda “bir çay daha alabilir miyim” diyebiliyor musunuz, yoksa öfkenin, kızgınlığın, kim kime bastırır göstereyim’in esiri mi oluyorsunuz? Hatırlayın ki duygularınız her zaman beyninizden daha hızlı koşacak ve eğer “o çayı içmezseniz” kendinizi de çok rahat bu duyguların doğruluğuna inandırıp kandıracaksınız.

Zuko’nun amcası kadar dayanıklı mısınız?

Azgelişmişlik sürecinde Türkiye ve mercimek
2 Temmuz 2009, Zeynep Kurmuş

Geçen gün bir arkadaşımız Anadolu’da gerçekleştirdiği simülasyon bazlı bir eğitim çalışmasında başına gelen olayı aktardı. Çalışmada katılımcılara işin işleyişini yaşatmak için tedarik süreci, basit bir üretim ve dağıtım ağı şirketi olarak modellenmiştir. Mercimekler ürün, kibrit kutuları ambalaj, oyuncak arabalar dağıtım kamyonlarıdır. Simülasyon sırasında ilk birkaç turda zarar eden şirketler hemen maliyetlerini düşürme yoluna giderler. Herkesin ilk aklına gelen çözüm önerisi mercimekten çalmak (yani kibrit kutularını söz verilen miktardan daha az mercimekle doldurmak) olur. Müşteriye teslim edildiğinde mercimekler tartılır ve iade edilir, tabi daha da fazla zarar getirerek.

Hikayeyi duyduğumda bir gülümseme geldi yüzüme; hem anladım, hem de sanırım “işte yurdum insanı” diye geçirdim içimden. Sonra da hemen “neden” sorusu geldi aklıma. Neden ilk akla gelen bu oluyor? Muhtemelen çok derin bir araştırma konusu bu.

Ancak üzerinde okurken, düşünürken ve sohbet ederken, kendimce birtakım birleştirmeler yaptım. Sonuçta vardığım yer modernleşme sürecinde geçerli zihinsel modellerin basit analojilerden doğrudan gözlenebilir sonuçlara ve oradan sistemlere doğru geliştiği. İnsanların önce başağrısına çare olarak ağrının kafadan çıkması için hastanın kafatasına delik açması, zamanla ağrıyı azaltan bitkiler kullanmaya başlaması ve yakın zamanlarda ağrının sebebini bulma çabası değişik yaklaşımları gösteren bir örnek.

Toplum geliştikçe aslen insanların etraflarını doğru anlayabilme, görebilme, modelleyebilme, kavrayabilme yetileri, neden sonuç ilişkilerini görebilme hatta etkileyebilme yetileri gelişiyor. Bu gelişmiş kavrayış düzeyi üzerine, gelişmiş toplumlarda, toplum için tercih edilecek sonuçları kişinin çıkarıyla uyumlu hale getirecek ödül ve ceza sistemleri de doğru ağırlıkta ortaya konunca, bir bakıyorsunuz kabul edilebilir davranış hem bireye hem topluma katkısı olan davranış haline geliyor. İlk akla gelen de mercimek çalma yerine doğru hizmet kalitesi sunma, ek değer katmaya uğraşma oluyor. Çünkü mercimekten kısmanın bedeli çok çok ağır. Kısmamanın getirisi de fazla.

2009’un bu etkinlik, maliyet odaklılık gibi stratejik önceliklerinin ortada olduğu bu dönemde bu hikaye bizim için ne ifade ediyor?

Acaba bizim çalışanlarımız da bu durumda mı? İlk akıllarına gelen mercimekleri eksiltmek mi? Gerçekten büyük resmi görebiliyorlar, işi doğru modelleyebiliyorlar mı? Yoksa yeterince berrak kavrayamadıkları için sadece sonuçların etkilerini mi gideriyorlar sebeplere inmek yerine, mercimek gibi? Bizim şirketimizde olayı yukarıdaki şekildeki gibi mercimekle halletmemenin ödülü var mı? Çalışanlarımız gerçekten içlerinde bulundukları dünyayı anlıyor, kavrıyorlar mı?

Eyleme çağrım: mercimek örneğini ortadan kaldırmak için:

  • Çalışanlarımızı etraflarını doğru algılayabilecek ve modelleyecek şekilde beslemeliyiz. İçinde bulundukları işi ve dünyasını doğru kavramalarını sağlamalıyız öncelikle. Yöneticiler olarak ilk önceliğimiz bu olmalı.
  • (Yine yöneticiler olarak) En azından şirket toplumu içinde neyi takdir ve teşvik ettiğimizi doğru kurgulamalıyız ki tercih edilen davranış ilk akla gelen davranış olsun. (“şirket toplumu” içinde diyorum çünkü dış dünya yine Türkiye).
Sayılarımızı biliyor muyuz?
22 Mayıs 2009, Zeynep Kurmuş

Son çeyrekte ziyaret ettiğimiz üç firmadan ikisinde (ve nerdeyse her dost sohbet ortamında) en önemli somut gündemin maliyetleri düşürme, verimliliği artırma ve çizgi altı sonuçlarını iyileştirme olduğunu gördük. 2009 bizi şaşırtmadı bu açıdan. Finansal iyileşme herkesin gündeminde, belki farklı bir ad ile.

Çalışanlarımızı böyle düşünmeye teşvik etmeyi, günlük hayatlarını bu odakla yönetmelerini istiyoruz. Nasıl yapacaklar? Sayıları bilmeden, neyin nereden geldiğini anlamadan işi bir yere götürmek imkansız diye düşünüyorum. Hatta bu kavrayış olmadan, bu amaca katkıda bulunmak yerine köstek olmak da mümkün. Peki nedir bu kavrayış?

  1. Sizin işinizdeki önemli sayılar nelerdir?
  2. Bu sayılar şu anda ne?
  3. Geçen dönem neydi?
  4. Neden ve nasıl değiştiklerini biliyor musunuz?
  5. Bu sayıları nasıl etkileyebilirsiniz?

Çalışanların tamamı bu beş sorunun cevabını biliyor mu? Şu anda biliyor mu, hep biliyor mu? Bilmeden, kendileriyle bunun bağlantısını kurmadan buna nasıl katkı yapsınlar?

Peki siz biliyor musunuz ezberden, bir yere bakmadan? Hayır mı, hemen gidin öğrenin, hayatınız değişecek.


»  WordPress kullanıyoruz.  »  Ahren'e Ahimsa teması için teşekkürler.
© 2009 Şensezgin Kurmuş. Kaynak göstererek alıntı yapabilirsiniz.