Burada bizimle ilgili genel bilgileri bulabilir, yeniliklerden haberdar olabilir ve blogumuzu takip edebilirsiniz. Önerileriniz ve yorumlarınızı .
İletişim bilgilerimize buradan ulaşabilirsiniz.
E-bavul bültenimize üye olup arada sırada bizden haber alabilirsiniz. (tabi ki bilgilerinizi hiçbir şart altında kimseyle paylaşmayacağımıza ve size anlamlı ve işe yarar şeyler göndermek için elimizden geleni yapacağımıza söz veriyoruz.) Buradan üye olabiliyorsunuz.
Tom Peters uzun yıllardır yöneticilere ve liderlere Kötü Giden Şeyler yerine İyi Giden Şeyler’e odaklanmalarını öneriyor: İGŞ, Things Gone Right, üç doğru şey. Siz de her hafta takımınızla oturup bu haftanın üç iyisini konuşsanız, neyi, nasıl başardığınızı sorgulasanız, aferin bize diyebilseniz, buna nasıl devam edelim, nasıl çoğaltalım diye kafa patlatsanız nasıl olur? Haftaya olumlu başlamak (ya da ısrarcı değilim, bitirmek), başarıya odaklanmak, yapamadıklarımız yerine yapabildiklerimize odaklanmak ve onların gücüyle yapamadıklarımızı başarmak önemli şeyler. Bu hep önerilen “olumluya odaklanmak” yaklaşımının çok somut bir örneği bence. Yapın, kesinlikle işliyor. En azından olumsuzluktan daha iyi işlediği kesin.
Bireysel olarak da her yeni güne İGŞ ile başlamak bence iyi fikir. Zaten Tom Peters da fikri buradan almış. Örneğin “gencim, güzelim, çalışkanım, süper bir eşim var, yakın arkadaşım zor günümde yanımda olduğunu gösterdi, yalnız değilim” gibi. İçini tabii ki siz dolduracaksınız. Hem iyi hissettiriyor, hem de ertesi gün yine iyi şeyler söyleyebilmeniz için sizi çalışmaya, ilişkilerinizi geliştirmeye itiyor. Bu da bir nevi davranış bilimcilerin “positive affirmation” dedikleri teknik aslında.
İki hafta önce Euroleague’de Anadolu Efes’in Belçikalı Belgacom Spirou maçına denk geldim. Efes’in maçı on yedi sayı farkla önde götürdüğü bir sırada Belçikalı teknik adam Giovanni Bozzi bir mola daha aldı. Molada yaklaşımı çok çarpıcıydı:
Molaya omuzları düşük giren ekip (ki neden mola alındığını gayet net biliyorlardı bence), kafaları yukarda geri döndü. Müthiş. İşler kötü gittiğinde çalışanları azarlamak, onlara bağırmak (ki hep içimizden geçen bu, çünkü yanlış ya da eksik yaptıkları için işler kötü gitmiş), daha fazla koşturmalarını talep etmek yerine bir dakika durmak, güveninizi göstermek, olumsuza değil olumluya odaklanmak yararlı olabilir. Neden olmadığı yerine, nasıl olabileceğine odaklamak. Düştüğün zaman hala oyundayız diyebilmek, takımına bunu göstermek. Ve devam etmek.
Üçüncü çeyreğin başlarında on yedi sayı farkla geride olan Spirou Efes’i maçın sonunda neredeyse yakalayacaktı. Maçı Efes 66-62 kazandı. Sevindik. Ancak öbür takım ne gösterdi:
Yanlışlar yerine yukardaki gibi doğrulara odaklanırsak yöneticiler olarak iki dakikada (bir mola süresi) böyle etkiler yaratabiliriz.
“Elbette bazen çiçek açıp, bazen solacağız”, “bazen oyundan düşüp, sonra döneceğiz” ama siz ve ekibiniz oyunda mısınız, ya da olmaya istekli misiniz? Yani İngilizcesiyle “Are you still in the game?”
2012 hep oyunda kaldığınız bir yıl olsun.
Burgaz Ada’dan dönerken yokuş aşağı koştuk, son vapura yetiştik. Meğer herkes son vapuru bekliyormuş, sahildeki lokantalarda oturan misafirler de aynı şekilde koşmuş. Bir sürü yolcu. Sonradan fark ettim: iki de müzisyen, birinde keman birinde ut var. Dönüş yolundaki kırk beş dakikada birbirini tanıyan, tanımayan, alkollü alkolsüz, doksan kadar yolcuyu yakınlaştırdılar, kattılar, iyi hissettirdiler. Her birini gösterilerinin bir parçası yapmayı başardılar. Alkışlarla kırk beş dakika sonra tekneden indiler, bahşişlerini aldılar.
Bunu göz teması ile başardılar. Kim ne hissediyor, kim ne zaman ısındı, kimin yanında daha uzun durmak kime bir metreden fazla yaklaşmamak, kim üzgün, kim kızgın, kim oynayacak, kim söyleyecek, sadece bakarak ve dinleyerek bu işi başardılar. Günlük hayatta en önemli yönetim aracımız göz temasını unutuyoruz. Kim ne hissediyor, ne diyor, şu anda ne kadar sıcak, ne kadar soğuk, yalnız dinleyerek ve gerçekten gözle ilgimizi göstererek insanları bize ve ortama yakınlaştırmamız mümkün. Bazen kafamızı kaldırmadan tüm günü geçiriyoruz, ekibimize bakmıyoruz bile. En temel insan yönetimi aracını unutuyoruz.
Seth Godin‘in Poke The Box kitabındaki temalardan biri de risk almak. Seth Godin şöyle diyor: “If you can’t fail, it doesn’t count” yani “eğer işin sonunda başarısızlık ihtimali yoksa, başarılı olsan da sayılmaz.”
Ben ne anladım:
O yüzden de kaybe-değer işlerle uğraşmak gerek. Çünkü:
Bir arkadaşımla yürürken uzun süredir yurtdışında yaşayan ağabeyinden söz açıldı. Ağabeyinin oralarda çocuk yetiştirirken nasıl kendisini yalnız hissettiğini; çocuk konusundaki düşüncelerini, endişelerini başka kimselerle paylaşamadığı, sohbet edemediği için sanki “sadece kendisinin başına geliyormuş” gibi hissettiğini; ve bu yüzden de bazen anormal tepkiler verdiğini söyledi. Keşke ağabeyim burada olsaydı da “normalize edebilseydik” dedi.
Belki biz de kendi ülkemizde, kendi işimizde, arada böyle yalnız hissediyoruz. Paylaşmadığımız için de yoldaş ya da dert ortağı belki bulamıyoruz. Sanki sadece bizim başımıza geliyormuş gibi yalnız mücadele etmeye çalışıyoruz. Bugün tüm yöneticilerin yönetimle ilgili endişelerini yandaşlarıyla, yoldaşlarıyla, diğer yönetici arkadaşlarıyla, ya da en azından kendi arkadaşlarıyla, paylaşmaları başka kafalardan yararlanmaları, “yahu tek ben değilmişim” hissini yaşamaları önemli.
Paylaşın. Zaten kurumlardaki koçluk, mentorluk, abilik gibi faaliyetler de tam bu noktada devreye girmiyor mu?
101. yazıdan sonra ben de diyorum ki: paylaşmaya devam. Tekrar. “Yalnız değiliz hiç birimiz.”
Lider doğulmaz olunur diye inanıyoruz. Kişisel liderlik doğru yaklaşımla başlar. Doğru yaklaşım tek bir karar. Yalnız zor bir karar. Bu kararı şimdi vermek ve buna göre hareket etmek zorundasınız, farkında olmadan da ediyorsunuz zaten. Ya doğru bir liderlik yaklaşımı sergiliyorsunuz, ya da sergilemiyorsunuz. “Ya bir lidersiniz,” diyor Stephen Covey, “ya bir kurban.” Arası yok. Siz bu skalanın neresindesiniz?
Olaylara verdiğiniz tepkilere bir bakın. Kendi söylediklerinizi dinleyin. Bir lider mi konuşuyor, yoksa şartların kurbanı mı? Hangi tarafa daha yakınsınız? İsterseniz şimdiden karar verin ve ona göre devam edin. Hatırlatayım, arası yok.
Not: Çankaya’yı tekrar okudum bu aralar. Covey’nin bu Amerikan metaforu Falih Rıfkı’nın ağzından Mustafa Kemal ile ilgili anlattığı her anıda mevcut sanki. Gerçekten de arası yok: ya lidersiniz, ya kurban. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun. Kararınızı verin. İyi ki bizim kurumsal yaşam Kurtuluş Savaşı şartları kadar ağır değil. İşimiz kolay yani. Herkesten kişisel liderlik bekliyoruz. Şimdi.
Dövüştü pir aşkına Yaralandı birkaç kere Vesaire Ve kavga bittiği zaman Ne çiftlik sahibi oldu ne apartıman Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı Kavgadan sonra da Kartal’da bahçıvan Memleketimden İnsan Manzaraları, “Kartallı Kazım”, Nazım Hikmet
Dövüştü pir aşkına Yaralandı birkaç kere Vesaire Ve kavga bittiği zaman Ne çiftlik sahibi oldu ne apartıman Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı Kavgadan sonra da Kartal’da bahçıvan
Memleketimden İnsan Manzaraları, “Kartallı Kazım”, Nazım Hikmet
Lider kişilerin ya da kişisel liderliğin en önemli özelliği bir çıkar beklemeden verebilmek. Sonunda bahçıvan kalacağını bilerek, kalacak olsan da verebilmek. Doğru yaklaşım bu.
Bugün, hele bir de yönetsel seviyede oturuyorsanız eğer, karşılık beklemeden verebilme skalasında kendinize bir bakmanızı öneririm. Her yaptığınızı kendinize bir “güç” kazandırmak üzere mi yapıyorsunuz? Her sözünüzün arkasında bir kişisel çıkar var gibi mi duruyor?
Bugün çalışanlar yöneticilerinden sanırım giderek daha fazla “vericilik” bekliyorlar. Bu tip bir vericilik (özellikle çalışanın doğrudan bağlı olduğu yöneticileri tarafından ortaya konan) aslında bugün organizasyonların peşinden koştuğu çalışan bağlılığı faktörünü doğrudan etkiliyor.
Siz bir yönetici olarak bu konuda kendinize on üzerinden kaç puan verirsiniz? Samimi misiniz? Eğer skalada daha yol var diyorsanız, yapılacak şu: hemen “vermeye” başlayın. Bugün bence iş hayatında bu anlamda “verme” formatı şöyle: bugün çalışanım için ne yaptım diye işe başlayarak;
Yankı Yazgan bir konuşmasında “Hayat yanılsamalardan ibaret. Zihin böyle çalışıyor; çünkü gerçek hayat çok acı, başka türlü başetmek mümkün değil” diyor.
Sonra, bu yanılsamalara günlük hayattan birkaç örnek veriyor. Örneğin tuttuğumuz takım yenilince ilk aklımıza gelenlerden birinin “hakem kötü yönetti” olması gibi. Beyin böyle çıkarsamalar yaparak kolayına kaçıyor işin.
“Özeleştiri ise en zoru. En çok kaçtığımız” diyor.
Benim sorum şu: günde kaç kere kolayına kaçıyor, sinyalleri duymuyor, duyduklarımıza da bu tip (hakem kötü yönetti gibi) yanılsamalar üretiyoruz sizce? Beynin çalışma şekli bu olduğuna göre sanırım bayağı çok kere.
Yöneticiler olarak ilk işimiz beyni bilinçli olarak dürtüp, bu döngüden çıkarmak olmalı. Kolayına kaçmadan gidelim; başkalarından geribildirim isteyelim. Zıt görüşleri tetikleyelim, neden olmayacağı yerine nasıl olabileceğine beynimizi zorla çalıştıralım. En zorunu yapalım. En getirisi olanın da bu özeleştiri olduğunu unutmadan.
Özeleştiriden kaçan yöneticileri de belki hoş görmek lazım. Eleştiriye açıklık sadece bir yaklaşım meselesi değil, önünde psikolojik, hatta fizyolojik engeller olan bir iş. Beyin otomatik olarak özeleştriden uzağa oynamak üzere yapılanmış demek ki. Ancak biz gelişmiş beyinleriz . O yüzden de yarın karar verip hemen yapılabilir. Hadi.
TTI enstitümüzün son araştırması en başarılı liderlerin (çalışanlar ve çevrelerince başarılı olarak tanımlanan) beş tane ana beceride ustalaştığını söylüyor. İstatistiki olarak belirgin bir şekilide şu beş özellik öne çıkıyor. Hiç şaşırmadım:
Şimdi yapılması gereken şu:
Sonra da başlıyorsunuz bir konudan. Notunuzu o başarılı bulduğunuz kişinin notuna yaklaştırmak için neler yapmanız gerektiğine karar verip yapmaya başlıyorsunuz. Çok da zor değil ilerleme kaydetmek. Ne de olsa bunların hepsi çok geliştirilebilir beceri ve yaklaşımlar.
Sınıf arkadaşım Zeynep üniversitede tarih kürsüsünde öğretim görevlisi. Derslerinde öğrencilerin ilgi ve başarılarını artırmak için söyleme-sor prensibini kullanıyor.
“Moğollar Bağdat’a girdiğinde halifelik ile karşılaşıyorlar; gelişmiş bir kültür ve şehir altyapısı. Şehri ve imparatorluğu fethetmişler, ama buna rağmen halifeliği korumayı seçiyorlar” demek yerine şöyle diyor: “Dünyanın en güçlü ve korkulan ordusuna sahipsiniz. Ordunuzla Bağdat’a girdiniz. Karşınızda gelişmiş bir şehir kültürü ve halifelik kurumu var. Moğol imparatoru siz olsaydınız ne yapardınız?”
Öğrencilerden fikirler gelmeye başlıyor:
-asardık, keserdik, bize ileride engel olmasın diye
-konuşurduk yanımıza çekmeye çalışırdık
Zeynep her söylenen alternatifi diyelim ki yaptık, ne olurdu, bu olanın avantajları dezavantajları nelerdir diye tartıştırmaya devam ediyor. Öğrenciler o devir ile ilgili bildiklerini ve kendi deneyimlerini birleştirip o tarihteki Moğol imparatorunun ne yaptığını kendileri keşfediyorlar. Doğru cevap bir süre sonra bu şekilde gelince “hah, işte Moğol imparatoru da tam böyle yapmış o tarihte” diyor Zeynep. Öğrencilerin gözleri parlıyor bu eşleşmeyle.
Zeynep’te bu bilgi yok mu? Var. Söylese, söylerken de önemini vurgulasa olmaz mı? Olur. Ama öğrenciler kendi cevaplarını üretince daha iyi olmuyor mu?
Biz yöneticiler olarak ne yapıyoruz? Ne olması gerektiğini söylemek yerine sussak ve sorsak olmaz mı? Cevap yanlış geldiğinde kendimizi tutamayıp atlamak yerine yine sorsak olmaz mı?
Nasıl çalışsınlar istiyorsunuz? Bir kendinize bakın.