Burada bizimle ilgili genel bilgileri bulabilir, yeniliklerden haberdar olabilir ve blogumuzu takip edebilirsiniz. Önerileriniz ve yorumlarınızı .
İletişim bilgilerimize buradan ulaşabilirsiniz.
E-bavul bültenimize üye olup arada sırada bizden haber alabilirsiniz. (tabi ki bilgilerinizi hiçbir şart altında kimseyle paylaşmayacağımıza ve size anlamlı ve işe yarar şeyler göndermek için elimizden geleni yapacağımıza söz veriyoruz.) Buradan üye olabiliyorsunuz.
İki hafta önce Euroleague’de Anadolu Efes’in Belçikalı Belgacom Spirou maçına denk geldim. Efes’in maçı on yedi sayı farkla önde götürdüğü bir sırada Belçikalı teknik adam Giovanni Bozzi bir mola daha aldı. Molada yaklaşımı çok çarpıcıydı:
Molaya omuzları düşük giren ekip (ki neden mola alındığını gayet net biliyorlardı bence), kafaları yukarda geri döndü. Müthiş. İşler kötü gittiğinde çalışanları azarlamak, onlara bağırmak (ki hep içimizden geçen bu, çünkü yanlış ya da eksik yaptıkları için işler kötü gitmiş), daha fazla koşturmalarını talep etmek yerine bir dakika durmak, güveninizi göstermek, olumsuza değil olumluya odaklanmak yararlı olabilir. Neden olmadığı yerine, nasıl olabileceğine odaklamak. Düştüğün zaman hala oyundayız diyebilmek, takımına bunu göstermek. Ve devam etmek.
Üçüncü çeyreğin başlarında on yedi sayı farkla geride olan Spirou Efes’i maçın sonunda neredeyse yakalayacaktı. Maçı Efes 66-62 kazandı. Sevindik. Ancak öbür takım ne gösterdi:
Yanlışlar yerine yukardaki gibi doğrulara odaklanırsak yöneticiler olarak iki dakikada (bir mola süresi) böyle etkiler yaratabiliriz.
“Elbette bazen çiçek açıp, bazen solacağız”, “bazen oyundan düşüp, sonra döneceğiz” ama siz ve ekibiniz oyunda mısınız, ya da olmaya istekli misiniz? Yani İngilizcesiyle “Are you still in the game?”
2012 hep oyunda kaldığınız bir yıl olsun.
Oğlum büyürken ben de çocuk yetiştirmeyle ilgili kitaplar okumaya devam ediyorum (ne yazık ki çocuklar kullanım kılavuzuyla gelmediğinden biraz destek gerekiyor). Son okuduğum kitabın adı The Wonder of Boys. Kitabı okurken oğlumla ilgili şeylerin peşindeyken karşıma çıkanların bir kısmı da bana doğrudan iş ortamını hatırlattı.
Kitap, erkek çocukların kafalarının nasıl işlediğini, beyinsel ve fiziksel farklılıklar yüzünden nasıl motive olduklarını, kendilerini nasıl ortaya koyduklarını, nelerden mutlu olduklarını ve nelere ihtiyaçları olduklarını anlatıyor. Kız çocuklarından farkını da net gösteriyor. Benim de aklıma takıldı: Y jenerasyonu, yeni nesil falan diye düşünürken acaba kadın ve erkek farklılıklarını yeterince gözetiyor muyuz?
En azından takım faaliyetlerini seçerken bunu düşünmek gerekmez mi? Bir erkek çalışan üç saat birlikte top ve Playstation oynayıp, hiç sohbet etmeden bağlantı kurmayı tercih edebilir. Belki bu bağlantı sözlü iletişime dayalı bir başlangıçtan daha da kuvvetli olabilir. “Katma aktivitelerini” de bu gözle masaya yatırmakta yarar var belki. Cinsiyete göre gelişim aktiviteleri, motivasyon aktiviteleri mi olmalı acaba?
İş hayatında bazen aynı kitaptaki erkek çocuk tariflerine birebir uyan, koca koca adamlar görüyorum. Sanki daha çocukluk evresini tamamlamamışlar gibi hissediyor insan. O zaman, yetişkin yönetim prensiplerini uygulamak yerine belki de erkek çocukla iletişim kurma prensipleri daha etkin olabilir. Bir denemek gerekmez mi? Hele ki bu çalışanlar sizin için vazgeçilmez başka yetkinliklere sahipse. Muhakkak ki çocuk kalmış kadınlar için de aynı şey geçerli. “The Wonder of Girls” diye bir kitap okumadığım için şimdilik iddialı konuşmayayım.
Bir de önemli not: Erkek çocuklar illa ki uğruna mücadele edilecek bir dava istiyorlar. Bu yetişkinlikte de önemli bir ölçüde devam ediyor. Hatta ortada yeteri kadar kuvvetli bir dava yoksa kendileri “dava” yaratabiliyorlar. Sizin davanız var mı? Ne kadar kuvvetli?
Seth Godin‘in Poke The Box kitabındaki temalardan biri de risk almak. Seth Godin şöyle diyor: “If you can’t fail, it doesn’t count” yani “eğer işin sonunda başarısızlık ihtimali yoksa, başarılı olsan da sayılmaz.”
Ben ne anladım:
O yüzden de kaybe-değer işlerle uğraşmak gerek. Çünkü:
Seth Godin Poke the Box. Okuyunuz. Ve dürtünüz, dürtmeyi teşvik ediniz. Rastgele.
Yapılan araştırmalar şunu gösteriyor: küçük (ama bence küçük büyük fark etmez) şirketlerin yaşantılarında ilk beş yıl, hayatta kalabilmek, tutunabilmek için insanüstü bir çaba gösteriliyor, amatör ruhla elden gelenin en iyisi yapılarak başka bir türlü çalışılıyor. Sonra işler oturunca, bir bakıyorsunuz ki siz de oturuyorsunuz.
Hiç oturmayacaksınız. Oturmamalı.
İnanıyorum ki ilk beş sene mümkünse, hep mümkün. Hep yeni bir şeylerin peşinden koşmak lazım. Sadece şirketler mi, kişiler özel hayatlarında, yöneticiler de yeni bir takımın ya da departmanın sorumluluğunu aldıklarında ilk senelerde gösterdikleri çaba ile sonraki senelerde ortaya koydukları çabanın arasındaki farkı kendileri görüyor, hatta söylüyorlar.
Bugün şirketlerin en önemli gündemi ilk senedeki heyecanı yakalamak ve bunu performansa çevirmek. Buna biz yönetim diyoruz. Siz ne diyorsunuz ve bu konuda ne yapıyorsunuz
Sınıf arkadaşım Zeynep üniversitede tarih kürsüsünde öğretim görevlisi. Derslerinde öğrencilerin ilgi ve başarılarını artırmak için söyleme-sor prensibini kullanıyor.
“Moğollar Bağdat’a girdiğinde halifelik ile karşılaşıyorlar; gelişmiş bir kültür ve şehir altyapısı. Şehri ve imparatorluğu fethetmişler, ama buna rağmen halifeliği korumayı seçiyorlar” demek yerine şöyle diyor: “Dünyanın en güçlü ve korkulan ordusuna sahipsiniz. Ordunuzla Bağdat’a girdiniz. Karşınızda gelişmiş bir şehir kültürü ve halifelik kurumu var. Moğol imparatoru siz olsaydınız ne yapardınız?”
Öğrencilerden fikirler gelmeye başlıyor:
-asardık, keserdik, bize ileride engel olmasın diye
-konuşurduk yanımıza çekmeye çalışırdık
Zeynep her söylenen alternatifi diyelim ki yaptık, ne olurdu, bu olanın avantajları dezavantajları nelerdir diye tartıştırmaya devam ediyor. Öğrenciler o devir ile ilgili bildiklerini ve kendi deneyimlerini birleştirip o tarihteki Moğol imparatorunun ne yaptığını kendileri keşfediyorlar. Doğru cevap bir süre sonra bu şekilde gelince “hah, işte Moğol imparatoru da tam böyle yapmış o tarihte” diyor Zeynep. Öğrencilerin gözleri parlıyor bu eşleşmeyle.
Zeynep’te bu bilgi yok mu? Var. Söylese, söylerken de önemini vurgulasa olmaz mı? Olur. Ama öğrenciler kendi cevaplarını üretince daha iyi olmuyor mu?
Biz yöneticiler olarak ne yapıyoruz? Ne olması gerektiğini söylemek yerine sussak ve sorsak olmaz mı? Cevap yanlış geldiğinde kendimizi tutamayıp atlamak yerine yine sorsak olmaz mı?
Nasıl çalışsınlar istiyorsunuz? Bir kendinize bakın.
Bursaspor’un başarısı, yeni bir çağ açtı: Üçlü (belki de dörtlü) kendi aralarında oynarken şimdi başkaları da var. Bu ne demek?
Birbirimizi aşağı çekmeyelim. İyi top oynayalım topluca. Yapılabilir.
Bursaspor’un başarısı, daha önce bu alanlarda varlığı düşünülemeyen bir takımın diğer taşra takımlarına da örnek olacak şekilde ortaya çıkması, bence yönetsel olarak birkaç şeyi kanıtladı:
Yöneticiler olarak sizin büyük hayaliniz ve bu yolda giderken maç maç ilerleyeceğiniz adımlarınız neler? Hiç düşündününüz mü? Seneye bununla başlamak anlamlı olmaz mı?
Proust’a göre bir problem olmadan, bir acı yaşamadan, işler umduğumuzun dışında, ters gitmeden, bir şeyi gerçekten öğrenmiyor insan. Proust insanın ancak rahatsızlık ve mutsuzluk ortamlarında zihni besleyen ve kendini zorlayan düşünceler üretebileceğine inanıyor. Gerçek öğrenmenin bu anlarda gerçekleştiğini savunuyor. Temel bir dürtüden dolayı: o rahatsızlıktan, mutsuzluktan kurtulabilme isteği.
Diyor ki: esas (düşünce) üretim(i) acıların tetiklemesiyle oluşuyor.
Çalışanlarımıza bu “esas üretim” için acı mı çektireceğiz yani? Evet!!! Kesinlikle.
Acı yaratıcı ve kaliteli düşünceler ürettirebiliyor ama, acıyla başa çıkamayanlar için çok ağır sonuçları da olabiliyor. Yani her acı çeken insandan aynı zamanda bir Nietzche veya Nazım çıkmıyor. (Onların üretimlerinin ne kadar acılar üzerine olduğunu biliyoruz).
Bizim de bu durumda yönetsel olarak önemli bir sorumluluğumuz var: çalışanları bu acıyı çekecekleri ortamlarda bırakırken geçecekleri öğrenme sularında yanlarında olmak, başarısızlıktan dolayı çaresiz hissettikleri sınırda başarısızlıktan öğrendiklerini hemen çözdürerek tekrar denemelerini sağlamak, hem de bu sefer o kadar acıtmadan, birlikte. Bu çok önemli bir denge. Tutturamamak da çok sık rastlanan bir durum.
Şimdi oturup çalışanlarınıza nasıl “acı” çektireceğinizi düşünün. Sonra da nasıl o dengeyi sağlayacağınızı.
İş yaşam dengesi özellikle başarılı yöneticiler için ciddi bir dert. Belki bu konuda zorlanmalarının bir sebebi de iki hayat arasındaki cazibe dengesizliği.
İşte başarı başarı getiriyor. Yönetici işinde iyi olunca; iş onun kendini gerçekleştirme ihtiyacını doyuruyor; sonuç ürettikçe başkaları tarafından farkediliyor ve ilgi görüyor. Böylece işte geçirilen vakit zorlu olsa da “eğlenceli” oluyor.
Buna karşılık evdeki saatler genelde insanın kendi beklentileri ve egosunu tatmin yerine başkalarının ihtiyaçlarıyla ilgilendikleri zamanlar. Somut, gözle görülebilir, ölçülebilir sonuçlar yerine daha uzun vadeli ve soyut sonuçları olan bir ilişki düzeni var. Hayat işteki mücadelenin getirdiği adrenalin yerine sakinlik üzerine.
Evden uzaklaşmamak için evi de yukardaki gibi cazip hale getirmek lazım. İş yaşam dengesi bahane.
Nasılı sonraki yazılarda.
(bu arada bunlar evliler için de bekarlar için de geçerli bence.)