Burada bizimle ilgili genel bilgileri bulabilir, yeniliklerden haberdar olabilir ve blogumuzu takip edebilirsiniz. Önerileriniz ve yorumlarınızı .
İletişim bilgilerimize buradan ulaşabilirsiniz.
E-bavul bültenimize üye olup arada sırada bizden haber alabilirsiniz. (tabi ki bilgilerinizi hiçbir şart altında kimseyle paylaşmayacağımıza ve size anlamlı ve işe yarar şeyler göndermek için elimizden geleni yapacağımıza söz veriyoruz.) Buradan üye olabiliyorsunuz.
Büyük kurumlar müşterileriyle karşılaşma anlarında mükemmel müşteri hizmeti vermekten ısrarla kaçıyorlar. Bu kurumlar her sene en iyi stratejileri bulma, müşterilerine kendilerini ve rakiplerden farklarını en iyi şekilde anlatacak değer önerilerini üretme, rakiplerini müşterilerinin gözünden düşürecek rekabet avantajlarını ortaya çıkarma işlerine milyonlarca adam saat harcıyorlar. Bu değer önerilerinin aslında hizmet edeceği tek ve en önemli kişileri ise unutuyorlar: müşterileri.
Çalışanlar bu değer önerilerini, stratejileri ortaya koymak için tonla emek harcıyor. Kurum içinde olmaktan, bu hayata katkıda bulunmaktan da mutlular–en azından büyük bir kurumda çalışmanın gururunu taşıyorlar. Dış dünyanın kurumları hakkında gerçekten ne düşündüğünü ise sanki kimi zaman pek umursamıyorlar. Soyut olarak umursuyorlar; pazar payları yüzde kaç, en çok akılda kalan marka hangisi gibi, sayılara hakimler. Ancak birebir dış dünya ile etkileşim anlarında ne olduğuna kimse dikkat etmiyor, ya da bu kadar netlikte bilmiyor, takip etmiyor, peşinden koşmuyor. (çağrı merkezimizdeki en son konuşmada ne oldu, nasıl bir etki yarattık, kaç şikayet mesajı aldık)
Ben sonunda bunun neden olduğunu anladım. Çünkü büyük organizasyonlarda kimse bu tür bilgileri kişisel olarak üstüne almıyor. Örneğin bir müşteri hizmet seviyesi ile ilgili rahatsız edici bir yorumda bulunduğunda kimse utanmıyor. Bloglarda, internet ortamında firma hakkında yerlere vurucu yazılar ya da yorumlar olmasını kimse umursamıyor. Çünkü bunların hiçbiri birebir değil. Başkasının uzmanlık alanı. Örneğin müşteri şikayetleri biriminin veya müşteri deneyimi bölüm yöneticisinin sorumluluğu diye düşünülüyor herhalde. İşin üzücü tarafı; müşteri deneyimi bölümü yöneticisi de sanırım birebir umursamıyor ve kişisel olarak almıyor; utanmıyor, hata kendisinin değil, nihayetinde başka bir departmanın hareketinden duyulan bir memnuniyetsizlik.
Büyük kurumlarda böyle durumlarda yaşanılan hisler utanç duygusundan o kadar uzak ki. Bu yüzden hemen bir özür ortaya koymak, ya da neyin ters gittiğini anlamaya çalışıp, hızla samimi bir telafiye gitmek yerine çalışanlar “muhtemelen hikaye tam böyle değildir, rakip bilerek, bizim itibarımızı zedelemek için böyle şeyler yazdırmıştır, zaten netteki kaynaklara bu kadar güvenmemek lazım” gibi çıkarsamalar dahi yapabiliyor. Bunlar doğru bile olsa, yine de umursamak ve üzerine eğilmek lazım.
İşin ilginci eğer söz konusu küçük bir organizasyonsa muhtemelen bu tip şeyleri umursardınız. Çünkü böyle yerlere vurulan sizin kendi işiniz, birebir yaptıklarınız olacaktı. Bu yüzden üzülecek, utanacak ve hemen harekete girişecektiniz. Kendiniz ve şirketiniz hakkında olan her türlü bilgi ve yoruma açık ve duymaya hazır olacaktınız.
Yani tüm büyük kurumları bu tip şeyleri, müşterileri bu seviyede umursasınlar diye bölüp daha küçük kurumcuklar haline mi getirmeliyiz? Hayır. Ama içeride mutlaka küçük işletme/girişimci yaklaşımını her seviyede geliştirmeliyiz ki, çalışanlar (müşterilerini) umursasınlar. Ya da en azından umursamaktan sorumlu birileri varsa, onlar gerçekten, umursasınlar. Bugünden başlamak üzere.
Arkadaşlarım popüler bir lokantada “brunch”a davet edilmişler. Rezervasyon buna göre yaptırılmış. Ancak bir misafir, aç olmadığı için açık büfe brunch yerine sadece bir tane omlet yemeği tercih etmiş. Hesap geldiğinde, o misafir için hem brunch hem de omlet bedelinin eklendiğini görmüşler. Bu gereksiz fazlalığı sorduklarında “yeriniz brunch olarak ayrıldı, çıkaramayız brunch bedelini” demişler. Arkadaşlarım bir yıldır oraya gitmiyorlar, nefretle anıyorlar, her ortamda anlatıyorlar. Ben de bugün buraya yazıyorum.
Kurumlar bile bile nasıl böyle hatalara düşebiliyorlar? Bilinçli olarak böyle bir kötülük etmenin prosedürlerde yeri olmalı muhtemelen, öyle ki çalışan inisiyatif alarak durumu iyileştirebilecek birşey yapmayı düşünmüyor bile. Önce prosedürlerimizi kontrol edelim. Çalışanlarımız eğer böyle hatalara düşüyorlarsa bunun neden kaynaklandığını araştıralım. Değiştirelim.
Çalışanlarımız bütün bunlara rağmen yine aynı yaklaşımı gösteriyorlarsa, o zaman meselemiz daha ağır. Çalışan seçimimizden, iç hizmete, içeride yarattığımız ortamdan, ek menfaaetlere, yöneticilerimizin etkinliğinden, çalışma şartlarına kadar bütün iş ve insan yönetimi alanlarıyla uğraşmak gerek. Ancak bilin ki yol gösterecek en anlamlı yer her zaman dışarıya yansıyan yüzümüz. Dışarıya yansıyan yüz her seviyedeki icraatınızla ilgili yegane göstergedir. Unutmayın.
Eşimin yeni işi dışarıda, ineklerle ve ahırlarda çalışmasını gerektiriyor. Internet üzerinden yurt dışından buna uygun normal kıyafetinin üzerine giyilebilecek birkaç parça eşyayı ısmarladı–ayakkabı üzerine giyilecek bot, takım elbisenin üzerine giyilebilecek tulum gibi. Web sitesinde tarif edildiği şekilde vücut ölçülerini aldı, siparişini verdi. Eşyalar elimize geçtiğinde gördük ki tulum uymadı, önü kavuşmadı bile. Çok sıkıldık. Otuz dolar civarında bir parça, kargo parası ile beraber neredeyse kırkbeş dolara kadar çıkıyor. Ancak hayatını çok kolaylaştıracak birşeydi. Sıkıntımız bundan.
Sinan firmaya bir paragraf yazdı: ”Hasretle beklediğimiz bu ürün geldiğinde hayal kırıklığına uğradık. Hiç uymadı. Ölçüleriniz yanlış. En azından bari onu değiştirin ki taa buralardan ısmarlayıp bu dertleri çektiğimizde değsin. Değiştirin diye geri de yollayamayacağım çünkü kargo parası çok fazla, astarı yüzünden pahalıya gelecek.” Sinirlendik. Kızdık. Bir daha da firmanın yüzünü görmemeye onlarla ilişki içinde bulunmamaya karar verdik.
Onlardan da bir paragraf yazı geldi. Hem de hemen: “Çok üzüldük. Hayal kırıklığını yaşadığınız için üzgünüz. Bu parçanın bedeli olan otuz doları hemen kredi kartı hesabınıza kargo bedeliyle beraber geri ödedik. Haklısınız parçayı buralara kadar geri yollamak ayrı bir yük, lütfen birisine hediye ediniz veya bağışlayınız. Zaman ayırıp da yazdığınız için teşekkür ederiz. Internet üzerindeki ölçülerimizle ilgili bugüne kadar böyle bir yorum da almamıştık. Kusura bakmayın. İlginiz icin teşekkürler.”
Bu cevap üzerine Sinan ve ben de (dolaylı da olsa) kesinlikle Gempler’s’liyiz. Sonuna kadar. Müşteri odaklılık konusunda yapılması gerekenler belli, ancak bu kadar doğal olarak yapanlar hemen sıyrılıyorlar çünkü yapamayanların sayısı sonsuz.
Hemen, anında ilgi, uzatmadan, “bir bakalım ne olmuş, araştıralım, geri dönelim” demeden. Önce duygu sonra gerçek boyutunda karşılama, “hayal kırıklığı yaşadığınız için üzgünüz” Savunmaya geçmeden hemen telafi, “işte kargo parası dahil geri ödemeniz ve “siz herhalde yanlış ölçmüşsünüz” diye bir suçlama yapmadan olumlu ilgi ile bitiriş.
“Müşteri her zaman haklıdır”, bu demek. “Müşteriye gerçek ilgi vermek” bu demek-Sinan aynı tulumla ilgili siparişini yeniledi ve araya birşeyler daha kattı bu arada.
Oturup müşteri politika ve prosedürlerinizi lütfen gözden geçirin: Siz müşterinize güveniyor musunuz, prosedürleriniz bu güveni ne kadar yansıtıyor? Çalışanlarınız müşterilerinize ne kadar güveniyor seviyor, müşteri için çalışmak yerine prosedürleriniz ve kurumunuz için mi çalışıyor? Herkesin nerede çalıştığı belli, ancak kimin için çalışıyor? Yani “maaşlarınızı müşteri ödüyor” söylemleri ne anlama geliyor? Bu ayrımı bilinçili olarak yapmadıktan sonra gerçek müşteri odaklılıktan bahsetmek mümkün olmayacaktır.
En azından şimdi gidip firma değerlerinizden birisi gerçekten “müşteri odaklılık mı” diye karar verebilirsiniz. Eğer değilse, sizden yukardaki gibi bir beklentimiz zaten olmayacaktır. Eğer öyleyse, yukardaki minimum. Oturup hemen herkesin anlayacağı şekilde taraftar yaratma politikanızı tanımlayıp, ilgili karşılaşma anlarında müşterilerinize yaşatmaya başlayın.
Birincisi kurumsal altyapıyı oluşturmak. Çalışanlarınız inisiyatif alamazsa, müşterilere ulaşamazsa, onlara beklentilerinin üzerinde birşey sunamazsa müşteri odaklı olmanız pek mümkün değil. Bu işin olmazsa olmazı, ama tek başına yeterli değil.
İkincisi müşteri odaklılık kavramını anlamış ve bu konuda istekli, motive çalışanlar. Bunun için gerekli ortamı yaratmak yöneticilerin sorumluluğunda (motivasyon ile ilgili daha önce yazdıklarıma bakabilirsiniz). Bu bir çırpıda yazılıverse de kolay değil.
Üçüncüsü ise çalışanların hayata yaklaşımları. Diğer ikisi olsa da elinden gelenin en iyisini yapmak konusunda istekli olmayan birisi o karşılaşma anlarını doğru değerlendiremeyecektir. Bunu sağlamak ortamdan bağımsız, doğru insanı şeçmeniz gerekiyor. Ya da doğruya en yakını seçip bu tür davranışları ortaya koyduğunda bilinçli olarak yakalayıp pekiştirip ödüllendirmeniz.
Biz ikinci ve üçüncü noktalarla ilgili olarak uzun yıllardır çalışıyoruz—bir pek işimiz değil. Çok ciddi bir bilgi birikimimiz var. Her zaman yardım etmeye hazırız.
Geçen yazıda bahsettiğim pizza alışverişindeki gibi bir dönüşüm, bir etki yaratmak hem kurumla hem de o hizmet karşılaşması anında orada bulunan kişiyle ilgili.
Kurumsal tarafta bu etkiyi hedeflemeden önce hazırlanması gereken bir altyapı var:
1. Bu etkiyi yaratabilecek fırsatları önceden hazırlamak (örneğin değişik promosyonlar yap)
2. Bu etkiyi iletebilecek kanalları hazırlamak (örneğin hem telefonla, hem internetten, her müşterinin birebir tanınabileceği ve ulaşılabileceği bir altyapı yarat, bu altyapıyı da müşteriyi sürekli taciz etmek yerine, vakti geldiğinde işe yarayacak şekile kullandırt)
3. Bu fırsat ve kanalları kullanmak üzere çalışanları hazırlamak (öğret ve yetki ver)
Ne yazık ki, bu altyapı bile o gün o çalışanın bu fırsatı kullanacağı anlamına gelmiyor. Yukarıda yazanları bugün birçok şirket halletmiş durumda, ya da yatırımlarını bu yönde sürekli müşterilere daha yakın olmak için sürdürüyorlar. Sizin altyapınız henüz bu noktada hazır değilse lütfen bu konuda daha fazla geride kalmadan hızlanın.
Ama altyapının ötesinde o çalışanı o anda o hareketi gerçekten yapmaya iten güç aslında müşteri odaklılıktır.
Müşteri odaklılık kavramı gittikçe fazla telaffuz edildiği, her firma tarafından sıkça kullanıldığı için yavaş yavaş içi boşaldı. Çalışanlar tarafından hakkını vermek zorlaştı. Halbuki, pizzacı arkadaş müşteri odaklılığın temel ve aslında kolay felsefesini çok iyi anlamış: müşterimin işini kolaylaştırmak ve fayda sağlamak için başka yapabileceğim bir şey var mı?
Bu pizza hikayesinin beni en etkileyen tarafı da bu etkinin istenirse ne kadar basitçe yaratılabildiği.
Geçen gün internetten pizza ısmarladık. On dakika sonra telefonumuz çaldı. Pizzacıdaki çalışan, siparişimizin pahalıya geldiğini, bazı kampanyalardan yararlanarak, hem bir pizzamızı bir boy daha büyük alabileceğimizi hem de 10 TL daha az verebileceğimizi söyledi. Eğer onaylarsak siparişimizi hemen değiştirebilirmiş. Olur dedik, teşekkür ettik, çok mutlu olduk. Bakın bundan sonra ne yapacağız:
Bu müthiş bilgi ve rekabet ortamında yukardaki üç koca şey sadece bir çalışanın bir hareketi kadar yakında.
Bu hareketin sadece pizza çeşitlerini bilmek, kampanyaları bilmekten ibaret olmadığı ortada. Çalışan bu etkiyi yaratmakta tek başına. Ve bu hareketi yapmasa da kimse farkında olmayacak, kimse neden yapmadın diye üzerine gitmeyecek belki de. Siparişi zamanında ve doğru teslim etse de yeterli. Bir üst seviyeye ne zorluyor sizce?
Not: Gerçekten Domino’s Pizza Üsküdar ve Ebru Hanım’a teşekkürler.
Fenerbahçe Galatasaray maçı öncesi, Kalamış Marina’da, bir önceki yazımda bahsettiğim olumlu duyguların yanında bir de şunları hissettim:
İş ortamında kimbilir ne kadar zor durumda bırakıyoruz çalışanlarımızı. Tek görüş fanatikliğine baş kaldırmak çok zor.
İş ortamında yarattığımız baskının farkında olalım. Çalışanlara görüşlerini sormayı iş edinelim.
Saçımın boyası ve tipi son haddini doldurmuş. Ben, “iki gün daha dayanır, Pazartesi Salı günkü iş görüşmelerimi de belki atlatır” diye düşünerek ve babalar gününü vesile bilerek çok uzun zamandır görmediğim annemleri ziyaret etmek üzere, Cumartesi günü yengem Şebnem ve yeğenimle birlikte Sapanca’ya gitmeyi tercih ettim saçımı yaptırmak yerine. Annemlere varıp sohbete başladığımız anda Şebnem birdenbire “ayyy bu halde insan içine çıkamazsın, hemen git saçını hallet” dedi. Kuaförümün çalışmadığı tek gün Pazar. Yeni ikizleri oldu, muhtemelen başka planları var ve ben bu sırada Sapanca’dayım. Arayamayacağıma karar verdiğim anda Şebnem üsteledi “ara bir sor belki Pazar gelebilir.” Çekinerek mesaj attım, Cumartesi akşamüstü, acaba gelebilir mi diye. Hatta “zor olacaksa bu sefer yengemin kuaföründe halledeyim” diye de ekledim. Hemen telefonum çaldı: “olur mu hiç öyle şey, saat kaçta İstanbul’da olursun, ben gelirim, namus meselesi” dedi. Pazar günü ben Sapanca’dan yola çıktım, salona vardığımda anladım ki kuaförüm de Silivri’den yola çıkmış. Bunu bana söylememişti bile.
(Ben Kuzguncuk’ta oturuyorum. Kuaförüm Yeşilköy’de. 1992’den beri müşterisiyim kuaförümün, bağlıyım, kendisi sekiz semt değiştirdi bu arada, ben dört. 1992’den beri saçıma başka boya veya kesim yapmadım. Arada çok uzak diye başka yerleri denediğim oldu. Denediğim her yer beni yeni müşterisi yapma fırsatını ellerinden kaçırdı. Beceremediler, halbuki İstanbul trafiğinde bu yol beni gerçekten yormuştu.)
İşte bu. Hizmet kalitesi diye yırtınıyoruz şirketler olarak. Bugün kaç tane firmanın müşterileri onun için namus meselesi? Müşterilerine kendi namus meseleleri gibi davranıyorlar mı?
Hele Türkiye’nin en büyük, en güçlü, en prestijli firmalarının müşterileri acaba kendilerini “namus meselesi” olarak hissediyorlar mı? Buna oynuyor mu bu firmalar, ve aslında bu firmaların biz müşterileri olarak bunu hissetmemiz gerekmez mi? Bunu hakketmiyor muyuz? En azından her karşılaşma anında böyle hissetmemiz gerekmez mi? Biz bu firmaların namus meseleleri miyiz yoksa üzerinden para kazanılan bir takım veriler miyiz? On senedir müşterisi olduğum firmalardan böyle bir yaklaşımı beklemez miyim? Sayın Türkiye’nin ilk elli firmasını, acaba bu konuda neredeler?
Müşterilerimiz bizim namus meselemizdir. Buna göre kurduk şirketimizi. Namus meselesi bağlılık getirir, memnuniyetten çok daha güçlü bir kavramdır. Firma olarak kendinize güveniyorsanız, namus meselesi hikayelerinizi bekliyorum. Tabii ki müşterilerinizin ağzından.
Hodri meydan!
Not 1. Tabi kuaförde bu kavram geçerli olabilir, nihayetinde kendi işi, öbür firmalarda çalışanı müşteriyi bu şekilde hissettirecek şekilde davranmaya yönlendirmek mümkün değil. Diyebilirsiniz. Böyle bir itirazı kabul etmiyorum. Bu koca kulelerde oturan şirket yöneticilerinin hiçbirinin oturduğu pozisyonun hakkını vermediği anlamına gelir. Yöneticiler olarak varlık sebebimiz bunu başartmak.
Not 2. Şu andan itibaren namus meselesi radarımı oluşturmaya ve açık tutmaya karar verdim. Bu radara tutulan ve kaydadeğer olumlu veya olumsuz namus meselesi hikayelerini belki burada yayınlayabiliriz. Radara dikkat.
Not 3. Son olarak da bu kavramı, yani bu bağlamdaki “namus meselesi” kavramını başka hiçbir ülke bizim gibi anlayamayacağı için, aslında bunu Türkiye’nin çıkışı olarak görüyorum. Belki bir başka yazıda açarım bu fikri.
Olumlu hisler yaratmak bu kadar kolayken niye bu kadar zorlaştırıyoruz?
Sahne: Çok sevdiğimiz bir lokanta. Ali’nin de favori yiyeceklerinden, bir İskender mekanı. Sürekli gidiyoruz. Çok fazla beklentimiz yok, yarım saat geçiriyoruz, yemeğimizi yiyiyor çıkıyoruz. O gün iyi gelmedi tadı dönerin, kötü de değil, yedik. Çıkarken de kasanın (patron oturuyor), ustanın ve garsonun önünden geçerken-hepsi aynı iki metre mesafedeler-paramızı ödeyip iyi günler diledikten sonra yürürken “bugün kötüydü biraz döner” dedik.
Dediğimiz anda üstüste üç tane “hayır efendim olur mu, yeni kestik, soğutmuş yemişsinizdir, dönerimiz hep çok taze, olamaz öyle birşey” gibi savunma ve azar işittik. Üzülüyorum aklımızı nereye yorduğumuzu görünce. Sıkıldık, sinirlendik, çok uzun zamandır gitmiyoruz. Onlar farkında değiller gitmediğimizin, bizleri kaybettiklerinin, hatta bloglara konu olduklarının.
Basit bir “çok üzüldük.” yeter. “Yapabileceğimiz birşey var mı?” ile takip eden. Ne diyebiliriz ki? Zaten çıkıyoruz, bilgilendirmek amaçlı söylemişiz gayri ihtiyari, hiddetle bağırarak gelmemişiz karşılarına. “Dikkat etmek gerekir” diye söyledik diyeceğiz, onlar da “Sağolun uyardığınız için, bizi düşündüğünüz için” diyecekler. “Yine bekleriz.” Ne kadar basit ve yarattığı etki ne kadar olumlu ve gelecek için ne kadar daha sağlam.
Üzgünüz. Üzgünüm. Üzüldük. Çok basit.
Ters giden bir iletişim, kapanmayan bir konu, bağıran eleştiren çalışan, bağıran, eleştiren yönetici, sıkılmış kızgın eş. Eğer birlikteliğiniz devam edecekse lütfen söyleyin şu sihirli sözleri, ilk ağzınızdan çıkan bu olsun. Haklı haksız, “haddine mi, nasıl böyle şeyler söyler, kim olduğunu zannediyor, ne kadar çirkin” gibi düşüncelere girip doğrudan savunmaya veya saldırıya geçmek yerine.
Deneyin “Üzgünüm” diyebilmeyi. Ama ilk ağzınızdan çıkan olarak. Bin türlü laftan sonra geldiğinde bir anlamı yok.