Şensezgin Kurmuş » Mutluluk

 
»
M
E
N
U
«
Bir daha fırçalarsın
22 Şubat 2010, Zeynep Kurmuş

Avusturya’da Arkadaşım Bahar Mehmetzade’nin otelinde kalıyorduk. Akşam yatmadan önce biraz sohbet etmek için Bahar’ların odasına uğradım; giderken Sima’ya da (Bahar’ın beş yaşındaki kızı) küçük bir paket şeker götürdüm. Sima şeker paketini açıp ağzına bir tane attıktan sonra bana uzatarak “alır mısın?” diye sordu. “Biraz önce dişlerimi fırçaladım, alamam” dedim. Sima’nın cevabını beklemiyordum: “olsun, bir daha fırçalarsın.”

Ne kadar doğru; olsun bir daha yapabiliriz. Ne kadar rahat, dayanıklı, açık ve cesur bir cevap. İş ortamında maalesef olsun bir daha yaparız’lardan uzak kalarak kimbilir ne fırsatlar kaçırıyoruz. Şu andaki durumu, ya da rahatımızı bırakıp gelecekteki bir fayda için bir harekete geçmekten kaçınıyoruz. Bazen iki iş olmasın diye, bazen ne getireceğini net olarak görmediğimiz için. Rahatlık alanımızdan hiçbir zaman çıkmıyoruz. Çoğu zaman, ne alışkanlıklarımızı zorluyoruz, ne başkalarının önerilerini değerlendiriyoruz, ne yeni şeyler deniyoruz.

“Olsun bir daha fırçalarsın” lafı hayatın aslında ne kadar kolay olabileceğini, ancak bizim davranışlarımızla onu nasıl da zorlaştırabildiğimizi hatırlattı bana. Ölüm yok ya sonunda, olsun bir daha fırçalarız.

Risk almayı, karar verip ilerlemeyi, denemeyi, bir daha denemeyi unutmamak lazım.

Başarı tarifinin işe alımla ne ilgisi var?
7 Ocak 2010, Zeynep Kurmuş

Başarı Tanımı

Başarı Tanımı

Bu başarı tarifini sevdim. Ama kurumlar ve çalışanların bu tarifle ilişkileri farklı.

Kurumlar iş tariflerini çok somut olarak yapmaya çalışırlar. Böylece kiraladıkları emeğin, yani işe aldıkları insanın, ne işe yarayacağını iyi tanımlamak isterler. Aslında kurumlardaki görev tanımları kurumun neye para vereceğinin anonsu olarak değerlendirilebilir, yani what we can be paid to do-ne karşılığı para alınacak halkası. Bu tanımdan sonra da bunu en iyi yapabilecek insanı aramaya başlarlar. Buysa what we do well-iyi becerdiğimiz şeyler halkası. Bu sırada da işi iyi yapacak çalışanın bunu isteyerek yapacağını varsayarlar. Bu da what we want to do-ne yapmak istiyoruz halkası.

Halbuki bu varsayım işe başvuranlar açısından pek geçerli değildir. İnsanlar genellikle sevdikleri işe değil, iyi niyetlilerse en iyi yapabilecekleri işe, hatta bazen yapabilirliklerine de bakmayıp, birilerinin para vereceği herhangi bir işe başvururlar. Çünkü okul ve iş hayatı kimseye bu üç halka ve özellikle de ne yapmak istedikleri konusunda kendisini keşfetme fırsatı vermez.

Sonuçta ortaya genellikle aslında yapmak istemediği işi iyice yapan, süreli motivasyon isteyen bir çalışan kalabalığı ve bu tür çalışanlardan maksimum verimi almaya çalışan bir şirket yapısı ve kültürü bolluğu çıkar.

Bu bence inanılmaz bir kaynak savurganlığı.

Önerim, doğru yerden başlayalım.

  • Çalışanlar kendileri ile ilgili o üç soruya doğru sırayla cevaplar vererek iş arasınlar: önce ne yapmak istiyorum, sonra neyi iyi yapabilirim–yapıyorum değil çünkü insan kendini geliştirebiliyor, ve en son şirketler neye para veriyor.
  • Kurumlar işe alım süreçlerinde yapabilirlik kadar, hatta daha fazla, yapma isteğini değerlendirsinler.

Not: Biz her iki konuda destek olmak üzere ilerliyoruz, geliştirme ve değerlendirme faaliyetlerimizi tasarlıyoruz.

Daha mutlu bir 2010 için beş soru 2
2 Ocak 2010, Zeynep Kurmuş

Soruların cevaplarını değerlendirmeniz konusunda önerilerim:

  1. Bugün en önem verdiğiniz beş değer ne?

    Bu değerlerin farkında olun. Günlük hayatta önemseyin.

  2. Aile, iş, sağlık: önem sırasına göre yazın, hem olması gereken sırayla, hem de şu anda sizin davranışlarınızdan çıkan sırayla.

    İki kolon arasındaki tutarlılığa dikkat edin. Tutarlılığa yaklaşmaya çalışın (belki hemen olmaz, her sene yavaş yavaş ki mutsuzluk uzağınızda kalsın)

  3. Şu anda hayatınızdaki en önemli üç hedef ne?

    Bunlar aynı zamanda en büyük korkularınızı ve en büyük isteklerinizi temsil eder. Farkında olun, yüzleşin. Bu sene bunlara yakınlaşmak için ne yapabilirsiniz, somutlaştırın. En azından bir 365 gün sonra bunlara bugüne oranla biraz daha yakınlaşmış olun.

  4. Eğer bugün önünüzde altı aylık ömrünüz olduğunu bilseniz neler yapardınız?

    Altı ay beklemeye ne gerek var. Şimdi yapın. Hepsini olmasa bile, birer birer hepsini. Şimdi. Haydi.

  5. Yılbaşında büyük ikramiyeyi kazanırsanız neler yaparsınız?

    Bunlar da işten özgürleşince sizin özgürlük tanımınız. Hangilerini şimdiden devreye alabilirsiniz, büyük ikramiyesiz?

Daha mutlu bir 2010 için beş soru
30 Aralık 2009, Zeynep Kurmuş

Kişisel gelecek tasarımı derin ve karmaşık stratejik süreçlerden daha yararlı ve kolay oluyor. Yaptığınızda yönünüzü çizip rahat ediyorsunuz. Onun için yeni yıla girmeden, aşağıdaki beş soruya beş dakika ayırarak cevap verin.

  1. Bugün en önem verdiğiniz beş değer ne? Yazın. Sonra da önem sırasına göre sıralayın.
  2. Şu üç kelimeyi önem sırasına göre alt alta yazın: aile, iş, sağlık. Önce inandığınız, olması gerektiğini düşündüğünüz önem sırasıyla yazın, sonra da yanına gerçekte yaptığınız, davranışlarınızı yansıtan sırayla yazın. Örneğin benim inandığım, söylemim, sırayla sağlık, aile, iş; gerçekte yaptığım ise iş, aile, sağlık gibi.
  3. Şu anda hayatınızdaki en önemli üç hedef ne?
  4. Eğer bugün önünüzde altı aylık ömrünüz olduğunu bilseniz neler yaparsınız?
  5. Yılbaşında büyük ikramiyeyi kazanırsanız neler yaparsınız?

Peki cevapları ne yapacaksınız? Cevaplar ile ilgili önerilerim 2 Ocak’taki yazıda. Böylece soruları önyargısız bir şekilde cevaplayabilirsiniz.

Mutlu yıllar.

İşinizi eşinizden daha çok seviyor olmayasınız!
9 Kasım 2009, Zeynep Kurmuş

İş yaşam dengesi özellikle başarılı yöneticiler için ciddi bir dert. Belki bu konuda zorlanmalarının bir sebebi de iki hayat arasındaki cazibe dengesizliği.

İşte başarı başarı getiriyor. Yönetici işinde iyi olunca; iş onun kendini gerçekleştirme ihtiyacını doyuruyor; sonuç ürettikçe başkaları tarafından farkediliyor ve ilgi görüyor. Böylece işte geçirilen vakit zorlu olsa da “eğlenceli” oluyor.

Buna karşılık evdeki saatler genelde insanın kendi beklentileri ve egosunu tatmin yerine başkalarının ihtiyaçlarıyla ilgilendikleri zamanlar. Somut, gözle görülebilir, ölçülebilir sonuçlar yerine daha uzun vadeli ve soyut sonuçları olan bir ilişki düzeni var. Hayat işteki mücadelenin getirdiği adrenalin yerine sakinlik üzerine.

Evden uzaklaşmamak için evi de yukardaki gibi cazip hale getirmek lazım. İş yaşam dengesi bahane.

Nasılı sonraki yazılarda.

(bu arada bunlar evliler için de bekarlar için de geçerli bence.)

Önemli olan herşeye aslında sahipsiniz
19 Ekim 2009, Zeynep Kurmuş

Uzaklarda yaşayan ve uzun süredir görmediğim bir arkadaşımla vedalaşırken böyle dedi. Benim de aklıma peşinde koştuğumuz şeylerin ne kadar gerçek ve anlamlı olduklarını arada sorgulamanın önemi geldi.

Durup dururken sorgulamak. Bir şey olmasını beklemeden.

Belki de düzenli bir egzersiz olarak.

Şunlar şunlar benim için önemli diye bir liste yapmak. Şunlar şunlar var. Ve şükretmek var diye. Ya da başka bir listeyi alarak önünüze, başkalarına da anlam ifade edebilecek daha genel bir listeyi mesela, bu listedekileri  teker teker elemek, ve sonunda kalanın peşinden gitmek.

Birden ruhani şeylere mi yaklaşıyorum? Hayır. Clarity and focus (netlik ve odaklanma). Aynen iş hayatında olduğu gibi özel hayatta da lazım. Kendinizi hemen bir test edin. Şu anda. Sizin ilk üçünüz ne ve her gün yaptıklarınız bu üçe nasıl etki ediyor?

Ayda bir ya da çeyrekte bir durun ve bu egzersizi yapın. Başlamakta zorlanıyorsunuz Peter Senge’nin The Fifth Discipline Fieldbook adlı kitabı iyi bir başlangıç noktası olabilir.

Dünya o kadar hızla degişiyor ki “önceliklerin” değişmemesi imkansız. Biz bazen önceliklerle gerçekten değer verdiğimiz şeyleri karıştırıyoruz. Öncelikler listeleniyor, takvimlere giriliyor, zaman ayırılıyor, sonuç üretiliyor ve tamamlanıyor. Gerçekten değer verdiklerimiz o listelere giremiyor, görsel olarak önümüzde durmuyor, geri planda kalıyor.

Biz hayatı öncelikleri planlamaya ve sonuç üretmeye ayırırken gerçekten değer verdiklerimiz kaçıyor.

Şimdi.

Belki siz de önemli olan herşeye aslında sahipsiniz ve bu egzersiz sayesinde kendi yaşantınıza başka bir perspektiften bakmaya başlayabilirsiniz. Dediğim gibi, her üç ayda bir (en geç) bu egzersizi yapın.

The Dip
9 Ekim 2009, Zeynep Kurmuş

The Dip Kapak

Kitabın adı bu. Ne zaman bırakacağını bilmek. Okuyun.

Dr. House ve Beşiktaş
5 Ekim 2009, Zeynep Kurmuş

“Başarılar biri hata yapana kadar sürer; başarısızlıklar sonsuza kadar (“Successes only last until someone screws them up. Failures are forever).” Sekizinci sezonun açılışında psikiyatri tedavisinden sonra girdiği ilk terapi seansında böyle diyordu Dr. House. Sanki Beşiktaş’ın ruh hali. Kazandıkları maçta bile taraftar mutsuz. Nasıl yaşanmaz bir şey hayat, bakış açısı bu olduğunda.

Hakikaten eğer takılırsanız başarısızlık geçmiyor. Hiçbirşeyin parçası olmak istemiyorsunuz. Halbuki hayat devam ediyor. Başarı çabuk bitiyorsa, o zaman;

  1. Başarıyı uzun sürdüreceksiniz.
  2. Başarısızlıktan sonra sayfayı çevireceksiniz. Defter sayfası gibi, beyaz sayfa, bir önceki sayfa biraz kötü yazılmış olabilir.
  3. Hemen çevireceksiniz (belki de ertesi gün). İsterseniz çevirirken uygun düşecek bir şarkı da mırıldanabilirsiniz (birisi oturup bir “yeniden başlama” şarkıları listesi yapsa ne güzel olur).

Futbol için ne kadar kolay aslında yeni sayfa. Her yeni doksan dakika yeni bir sayfa. Ne büyük şans. Haydi Beşiktaş taraftarı göreyim sizi. Haftaya yeni bir doksan dakika.

Sizin doksan dakikanız ne?

Belki bir sonraki teklifiniz, bir sonraki semineriniz, bir sonraki çay saatiniz, bir sonraki telefon konuşmanız, bir sonraki müşteri görüşmeniz, bir sonraki toplantınız, bir sonraki yönetici görüşmeniz veya bir sonraki gününüz.

Yönettiğiniz takımınızın doksan dakikası ne?

Haydi.

Not: yukarıdaki “devam edebilme, bir sonraki diyebilme, gelişerek devam edebilme” iş hayatında resillience yetkinliği olarak tanımlanmış.

I made a kid. Wooowww

I am still married with “THE ONE”. Woowww.

I established a company and still working in it. Woww

I could write another blog entry. wowww

Başarıyı uzatma tekniklerim.

En son ne zaman 350 kilo börek açtınız?
3 Eylül 2009, Zeynep Kurmuş

Borek

Üst düzey yönetici arkadadaşlarımdan biri Ramazan girişi kendi yoğunluğunu aktarırken, işçilerle üretim hattına olduğunu, tüm gün birlikte çalışarak ürünleri yetiştirdiklerini, ayaklarına karasular indiğini, biraz da şikayet ederek anlatıyordu. Kolay değil, kendi başına 350 kilo börek açmıştı.

Anlatırken kendi gözlerindeki ışığın farkında değildi.

Sonra da ürünler yetişince yorgunluk atmak için iki kilo baklava söylediğini, beş çayında hep beraber baklava yiyip sonra eve gittiklerini ekledi. “Çay olmazsa o yorgunluk da çıkmazdı” dedi.

Bugün rakipleriyle ve hatta kendi bulunduğu firma içinde benzer iş birimleriyle karşılaştırıldığında (bu yöneticinin biriminin), aynı işi yapan birimlere göre işçi maliyeti çok daha düşük, işten ayrılma oranları çok daha düşük, operasyonel verimliliği çok daha yüksek. Sayıları bunu gösteriyor. Çalışanlar başka türlü şevk ve etkinlikle çalışıyorlar.

Bugün motivasyonu performansa dönüştürmenin ne olduğunu bu örnekte görüyorsunuz. Aslında görünen köy kılavuz istemez. Ancak biz yöneticiler nedense gittikçe doğrulardan uzaklaşabiliyoruz zaman zaman!

  • En son ne zaman işçinizle birlikte mutfağa girdiniz? En son ne zaman sahaya (gerçek sahaya) indiniz yani? Birkaç aydan fazlysa yanıtınız, yanlış yoldasınız. Sahaya inin. Gerçekler orada.
  • En son ne zaman bir baklava ısmarladınız (bir başarıyı resmileştirmeden ama, anında kutlama)? Kara kaşımız kara gözümüz için değil ama, gerçekten o gün iş yetiştiği için. En son küçük ancak anında başarı kutlamanız ne zamandı? Küçük başarıları yakalayın, hemen kutlayın.

Organizasyonlarımız içinde kurgulanmış ilgi ve ödüllendirme sistemleri çok doğal olarak yapmamız gerekenleri bulandırabiliyor. Temel felsefeyi lütfen kaçırmayalım.

Kimse Ingiltere kraliçesini kıskanmıyor
25 Ağustos 2009, Zeynep Kurmuş

Elizabeth_II_greets_NASA_GSFC_employees,_May_8,_2007Geçen gün yine temel esin kaynaklarımdan TED Talks’da Alain de Botton‘ı izledim. Başarı tanımı ile ilgili yaptığı konuşmasının her parçası ayrı değer teşkil etse de yukarıdaki başlıktaki cümlesi dikkatimi çok çekti. Benzer okullar, benzer geçmişlerden gelen insanlar kurumsal yaşama giriyorlar. Kimileri bir yerlere geliyor. Kimileri gelemiyor. Siz eğer gelemeyenlerdenseniz aynı şekilde yetkin olsanız dahi gelememiş olmanın ağırlığını yaşıyorsunuz. Bu ağırlık da özel olarak kıskançlık şeklinde yaşanıyor.
İngiltere kraliçesi gibi insanlarla kendi aramızdaki fark çok daha fazla bile olsa onu kıskanmıyoruz çünkü o başka bir dünya. Biz yine o benzer geçmişlerden olan insanlarla karşılaştırıyoruz kendimizi. Kızgınlık ve küskünlük de başlıyor.
Önerileri:

  1. Okul mezuniyet buluşmalarına gitmeyin (şaka deği).
  2. Şans faktörünü unutmayın.
  3. O yerlere gelmiş olanlardansanız kendinizi abartıp başkalarını aşağılamayın, kibir kurbanı olmayın. Bir tek siz yetkin, başkaları yeteneksiz, beceriksiz değil.

De Botton ile beraber benim önerim, kendi başarı tanımınızı yapın, herşeyde eş zamanlı başarılı olunamayacağını hatırlayın. Yani aslında kendinizi bilin–bu aynı zamanda Socrates ve daha bir sürü başkası tabii.

Not: muhakkak bu konuşmayı dinleyin.

Not 2: Ben bu yazıyı yazmadan arkadaşım İlker Canikligil de bloguna almış. Üstelik okuyucularından biri bir ksımını Türkçe’ye bile çevirmiş. Arkadaşlarınız önemli. Aynı görüşleri paylaşmasanız da görüş seviyesinde olan insanları etrafınıza alın, kişisel gelişiminizi sürdürebilmek için eşit veya üst entellektüel sermaye önemli. İş hayatımızda da bu yüzden hep kendimizden daha iyilerini işe almaya çalışıyoruz.


»  WordPress kullanıyoruz.  »  Ahren'e Ahimsa teması için teşekkürler.
© 2009 Şensezgin Kurmuş. Kaynak göstererek alıntı yapabilirsiniz.